Zincirleri Kırmak Vol. 3 – ÖTANAZİ
Fotoğraf - Mwangi Gatheca

Zincirleri Kırmak Vol. 3 – ÖTANAZİ

Ölümle ilgili şeylerden bahsetmekten ne kadar kaçındığımız, ötanazi kelimesinin “Ölme hakkı.” gibi iki kelimeyle tanımlanmasında bile kendini belli ediyor; oysa ölüm dünyadaki en güçlü olgulardan biri, öyle güçlü ki karşısında kitaplara sığmayacak kadar anlamları olan yaşam bile dik duruş sergileyemiyor. Yaşam ne kadar kendini yenilemeye programlıysa, ölüm de o kadar yaşamı tüketmeye ayarlı. Bu kusursuz döngünün kusurlu parçası ölüm, bireyselde aradığımız yaşam anlamı, ölümün alt ve üst anlamlarının tamamını başka bir gün düşünmeye itiyor bizi. 

Bilinir anlam olarak “yok edici” kisvesinde değerlendirilen ölüm, dünyada bir çok şeyin yaratıcısı olmasıyla zihinlerimizi paradoksa sürüklüyor; ölüm korkusuyla yaşamı kalıcı hale getirmeye çalışan hiyerogriflerden Tanrılara, dinlerden mitolojilere ve hatta zeus’a kadar tüm kudretlerin mutlak gücü; ölümün karanlığını ellerinde tutuyor olmak. İnsanın Tanrılardan korkma sebebi ölüm, bölünme, kaçma, hatta başka birini öldürmenin bile sebebi yaşama bağlılıktan ziyade ölüm korkusu. 

Tarihin karanlık sayfalarından günümüze sisteme, tanrıya, yaşama kafa tutan tüm azınlıkların veya bireylerin sorguladığı gerçekse ölme hakkı. Bunu tedavisi olmayan hastalıkların kişiye verdiği acıyı sonlandırması kadar naif de değerlendirebiliriz, sadece yaşamak istemediği için ölme hakkını kullanmak isteyen bir insanın aykırı düşüncesi olarak da. Durumun hangisi olduğu fark etmeksizin, konuyu hayata geçirmek için önümüzde duran bir çok engel var; ahlaki değerler, toplum, yaşamın sürekliliği ve elbette dini değerler. İntihar etmenin anayasal olarak suç olduğu bir coğrafyada da ölüm var, ötanaziyi yasal olarak uygulamakta olan coğrafyalarda da. 

Bununla birlikte bilim dünyası tarih öncesinde simyacılık gibi bilim sayılmayan uygulamalardan tutun da bugünkü şekliyle modern tıbbın olanakları dahiline kadar takdir edilenin, yani yaşamı uzatmanın peşinde; çünkü yaşam değerlidir ancak yaşamı değerli kılan ölüm uzak tutulması gereken korkunç bir durumdur. Günümüz bilim dünyasının yegane motivasyonu temelde ölümden kaçmak, daha da kaçmak, hatta kurtulmak. Kafa nakli diye denenmiş bir şey var mesela, sonsuz zenginlikteki insanların ölümsüzlüğü için oluşturulacak beden tarlalarını düşünmek hiç mantıksız değil. Dünya bir distopya ve bu dünyada gerçekten her şey mümkün.

Ancak tüm bu yaşamı uzatma, ölümden kaçma edebiyatlarının karşısında duran bireyler var; ölümü isteyen, ölmeyi bekleyen insanlar; toplumun kusurluları, dışlanmışları, acı çekenleri, yaşamayı istemeyenleri olarak değerlendirilenler. Tedavisiz hastalığı olanların yanında yaşamı anlamsız bulanlar, bu yükü kaldıramayanlar veya gereksiz bulanlar, inzivaya çekilenler, katatonikler, yaşamın karmaşasına kendini kapatanlar… 

Yaşamı uzatmaya, hastalığını yenmeye, yeni motivasyonlar bulmaya, hayata dört elle sarılmaya meyilli insanlar toplum tarafından alkışlanırken, ölmek isteyenler, aykırı duranlar korkunç şekilde dışlanıyor. Evet hücre her zaman yaşamaya programlı; ancak hücrelerimizin yanında aklımız da var. Canlı organizmanın her zaman yaşamaya programlı olması, aksi durumu özgür iradeyle isteyen bireyleri gören ilkel beynimizi çıldırtıyor. 

Modern dünyaya ayak uyduramamış toplumlarda özgürlük kavramı bir şekilde değişiyor; diğer insanların yaşam hakkına zarar vermeden istediğin şeyi yapabiliyor olma hakkı, başka insanlar sırf rahatsız olmasın diye bazı şeylerin yapılamaması şekline evriliyor. Durumu örneklendirmek gerekirse “Sokak ortasında öpüşmeyin kardeşim ahlakımız bozuluyor!” ile “Ben günde beş vakit ezan sesi duymak istemiyorum!” şeklinde iki benzer örnek verilebilir. 

Mutlak özgürlüğün mümkün kılınabilmesi için otoritelerin elini insanlığın üzerinden çekmiş olması gerekiyor. Sistemin gereksizliğine dem vurup konuyu derinleştirmezsek, basit anlamda insanın yaşama hakkını savunduğu ve koruduğu gibi, ölme hakkını da saklı tutması gerekiyor. Ölmek isteyen bir insanı yaşamaya zorlamak nitelikli işkencenin dik alası oluyor. Böyle bir hapis kalmışlık, yaşam içinde sıkışmışlık bireyi nasıl bir buhranın içine sürüklüyor? İşte bunu irdelemek gerekiyor.

Yaşam steril ve güvenli hale geldikçe ölüm daha korkunç oluyor; ilkel kabilelerde belirli yaşın üzerine çıkan ihtiyarlar ölmek için yemeyi içmeyi bırakınca yakınları kendilerini yerden yere atmıyormuş. Buna karşılık yakın bir örnek vermek gerekirse, 2016 yılında basına yansıyan şöyle bir haber vardı; 

İzmit’te “Siz ne biçim ailesiniz, ya beni yaşatın ya öldürün” diyen kanser hastası 23 yaşındaki oğlu Fatih Biricik’i silahla vurarak öldüren baba Salim Biricik, ağırlaştırılmış müebbet istemiyle 36 yılla yargılandığı davada 15 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Türkiye’de benzeri olmayan ve Kocaeli 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davanın birinci duruşmasında hakim karşısına çıkan baba Biricik, “Ben oğlumu kurtaramadım, siz beni kurtarın hakim bey” diyerek gözyaşlarına boğuldu. Davaya katılan aile yakınları ise alınan savunmaları gözyaşları içerisinde takip ettiler.

Şimdi burada ölüp giden çocuktan ziyade babasının ızdırabını görüyoruz; oğlunun acı çekiyor olmasına dayanamayan adam, yıllarca cezaya çarptırılıyor, sanki yaşadıklarının yükü kendisine yeterince ağır gelmiyormuş gibi.

Bu haber söylemek istediğimiz şeyi belirgin şekilde karşılamıyor olabilir; sonuçta orada ölmek isteyen bir çocuktan ziyade şiddetle yaşamak isteyen bir çocuk görüyorum ben, durumun vehameti öylesine içler acısı ki insan hangi tarafından baksa kalbi burkuluyor. Durum tıpkı tarlada büyüyen bir çocuğun böcekten korkmazken rezidansta yaşayanın hunharca korkması gibi; alışık olmadığımız şeyler ruhumuzu karanlıklara sürüklüyor…

Oysa senaryo şöyle olsaydı; 

Çocuğa teşhis koyulduğu gün, “Acılı ve zor geçen bir tedavi süreciyle seni iki ay daha yaşatabiliriz, ancak istersen ötanazi hakkını da kullanabilirsin…” şeklinde bir uygulama hayata geçebilseydi, belki ne o baba çocuğuna ateş etmek zorunda kalacak, ne hapse girecek, en azından oğlunun yasını tutarken hapis hayatı yaşamak zorunda kalmayacaktı. O çocuk da bu süre içinde bu kadar acı çekmeyecekti. İnsanları insanlık dışı seçimler yapmak zorunda bırakıp, sonra bu insanlık dışı seçimlerinin yükü yetmiyormuş gibi 15 yıl hapsetmek mi insan haklarına saygı?

İnsan hakları meselesindeki başka bir tartışma konusu ise idam cezaları. Ötanazinin korkunç bir eylem olduğunu savunan toplumların çoğunda idam halen uygulanmakta veya cezanın geri gelmesi beklenmekte. Ölüm konusuna söz ötanazi olduğunda soğuk duran kitle, idama gelince muhteşem bir olumlamaya gidiyor; işte bu iki yüzlülüğün daniskasıdır. Çünkü hür iradeyle verilmiş bir ölüm kararını kabul edemeyen toplum, “Tanrının verdiği can’ı ancak Tanrı alır!” parantezinde savunma yaparken, bir cazai yaptırım olarak yaşam sonlandırmakta herhangi bir sakınca görmüyor. Çünkü bu noktada kişinin kendisi istemeden ölüme zorlanması durumu tezahür ediyor ve bu nasıl oluyorsa kabullenilebiliyor. Çünkü kibir ölümcül günahların başında geliyor. Günah kavramının Aslında toplumların ortak negatif değerlerinden oluştuğu düşünülürse inanmayan bir insan bile kişinin kendi hayatı üzerindeki büyük kontrol haline ve kibrine katlanamıyor. İnsanın kendini öldürme özgürlüğü, ölmeyi isteme özgürlüğü bile kıskançlığa kurban gidiyor; tıpkı bu yazı dizisinin “birinci” ve “ikinci” bölümlerinde konuşulanlar veya başka buna benzer tüm alanlarda olduğu gibi. Üstelik yüzyıllardır lanetlenen intihar nasıl “Bilimsel bir çatı altına girdi ve doktorlarca uygulandı diye.” bir anda meşru görülecek?

İntihar eden kişilerin tanrıya ettikleri saygısızlıktan dolayı Müslümanlıkta cenaze namazı kılınmaz, Hristiyanlıkta ise kutsanmış kilise topraklarına gömülemez; Peki toplumsal bir kabullenmeyle bu durum insan hakları çerçevesinde kabul edilirse ötanazi uygulananlara ve düz intihar edenlere, hatta doğal yollardan ölenlere farklı statüler mi biçilecek? 

Bir şekilde kaza yaparak veya muhtelif sebeplerden beyin ölümü gerçekleşmiş hastalar için konu daha da vahim bir hal alıyor; hayattayken organ bağışında bulunmuş bir kişi öldükten sonra, eğer ailesi izin vermezse organları alınamadan defnediliyor. Hal böyle olunca, yani insanın aklı başındayken aldığı bir karar bile uygulama aşamasında yine başkalarının insiyatifine bırakılırken; hayatının bir döneminde ötanazi ile ilgili bir ankete katılıp “Beyin ölümümün gerçekleşmesinden en fazla bir ay sonra ötanazi hakkımı kullanmak isterim.” diyen bir kişinin bile kararını uygulamayacak bir sistem çıkıyor karşımıza. Sonuç olarak bir kişinin beyin ölümünün gerçekleşmesi durumunda bu hem maddi, hem vicdani, hem de etik bir problem haline geliyor.

Peki biz gerçekten bu uygulamaları hayata geçirebilecek kadar gelişmiş bir toplum muyuz..? Cevap belirsiz çünkü dogmatik öğretilerle kafalar karışık ve vicdanlar rahatsız, her zaman olduğu gibi. 

Bir cevap yazın

KAPAT