Zincirleri Kırmak Vol. 1 – BDSM
Fotoğraf - Unsplash

Zincirleri Kırmak Vol. 1 – BDSM

Ön not; bu yazı BDSM nedir ne değildir sorusuna cevap getirmez.

Ağzımızdan anlamlı ilk kelimenin çıktığı günden itibaren sürekli kuvvetlenen bir zırh giydirdi ebeveynlerimiz bize. Bizi, “Dış dünyanın tehlikelerinden!” koruması gereken bu giysi, yeniliklere kapattı ve hareket alanımızı kısıtladı; öyle ki kendi kendimize bile ulaşamaz, kendimizi tanıyamaz olduk. Oysa düşünce dünyamız özgür olmalıydı, bir şeyi düşünmek isterken iç sesimiz bize “Onu düşünme, o ayıp, o tehlikeli, o korkunç!” dememeliydi. Olmadı…

Bilmediğini bildiğin bir şeyle, bilmediğini bilmediğin şey arasında inanılmaz farklar vardır; bazen öylesine aklınıza gelen sadist bir düşüncenin, kocaman bir yaşam biçimine ait olduğunu tahmin dahi edemeden halının altına süpürüyor olmak bu bilgisizlikten gelir. Bazen birden suratınızda bir ayak tabanı hissetmeyi düşlüyor olarak buluyorsanız kendinizi, işte bu o üzerinize giydirilmiş zırh yüzünden yok olup gidecek bir düşünceden öteye gidemez. Bu sebeple önce düşüncelerinizi özgür bırakmalısınız; en sadist, en mazoşist, en tuhaf düşüncelerinizi zihninizde tahayyül etmeli, mental bir deneyim yaşarken nasıl hissettiğinizi anlamalısınız. Her zaman olumlu sonuç almak motivasyonuyla değil, her sonucu kabullenici bir tavırla harekete geçmelisiniz. 

Hepimiz biraz genetik olmasının yanında, ailevi, toplumsal ve ahlaki değerlerle yoğrularak yaşlanıyoruz. Bu durumlar karakterimiz, kararlarımız üzerinde belirgin rol oynayıp, bize nasıl insanlar olacağımız yönünde ışık tutuyor. Bu bazen iyi, bazen de kötü değerlendirilebilir; ancak iyi ve kötü algısını da bu noktada indirip kaldırmakla mükellefiz. 

Bunun yanında çocukluk çağlarından itibaren psikoseksüel bir gelişim dönemi tamamlıyoruz. Üstelik bu gelişim tamamen varsayımsal ve bireysel oluyor; çünkü genel olarak bu konuda sadece neyin ayıp, neyin normal, neyin sapıkça, neyin sıradan olduğu konusunda yapmamamız gereken ya da yanlış kabul edilen şeyler üzerinden bir doğru belirliyoruz kendimize. Çünkü bu eğitimler diğerlerine kıyasla neyi yapacağımıza göre değil, “neyi yapmamamız gerektiğine” göre şekilleniyor. Olay sadece bu cepheden bile korkunç; bir konuda sadece nelerin ayıp/yapılmaması gereken şeyler olduğunu öğreniyor ve nelerin yapılabileceğini kendimiz belirlemek zorunda kalıyoruz. Etrafımızı çevreleyen tüm bu yasaklar ve dayatmaların içindeki hareket alanımızda yapabileceklerimize ulaşmaksa bu toplumda öylesine zor ki ne yeni atılımlar yapabiliyor ne de yeni şeyler deneyebiliyoruz, yeni düşünceleri bile serbest bırakamıyoruz.

Bu psikoseksüel gelişim sürecini Sigmund Freud beş ana başlıkta inceliyor; bunlar sırasıyla Oral Dönem, Anal Dönem, Fallik Dönem, Latent(Gizil) Dönem ve Genital(Ergenlik) Dönem olarak karşımıza çıkıyor. (Bu yazıda ilgili maddelerin alt anlamlarına değinmeyeceğim, zaten google’da kolayca bulunabiliyor.) Bahse konu bu evrelerin nasıl geçtiği, nasıl bir aileye ve çevreye sahip olduğunuz gelecekteki seksüel eğilimlerinizde büyük rol oynuyor. Evet oynamasına oynuyor ama biz öğrenilmiş çaresizliğin çocukları, nasıl bize dayatılmış gerçekliğin dışına çıkıp salt gerçeklerle yüzleşebileceğiz? 

“Sadece yabancılardan değil, kendimizden bile sakladığımız şeyler var…”

İnsanlar arasındaki derin tutkular ve yüksek çıtalı bağlanmalar en küçüğünden en büyüğüne kadar tüm otoriteler tarafından tehlikeli kabul ediliyor. Çünkü bizim ahlak normlarımız bu derece güçlü bağları tek bir kişiyle değil, daha çok Din-Milliyetçilik veya Aile gibi kavramlarla kurmamızı istiyor. Bu da bizim genel duygu yoğunluğumuzu, haz dürtümüzü ve aidiyet duygumuzu bu kavramlara aktarmamıza neden oluyor. Dolayısıyla içimizde fokur fokur kaynayan haz istencini daha dindar, daha vatansever ya da daha ailesine düşkün bir insan olma motivasyonuna çeviriyoruz. 

Peki bu zırhı üzerimizden atarsak ne olur?

Genelde hala aynı mottoyla hayata devam eden bir kişiye bu soru yöneltilirse cevap “Yoldan çıkarsın!” ile “Sapıtırsın!” yelpazesinde bir şeyler olacaktır. Oysa istatistiksel verilere baktığınızda sonuç çok dramatik. Mesela en çok namus cinayeti kendini en ahlaklı sayan toplumlarda, en çok din şiddeti yine kendini en dindar sayan coğrafyalarda, en çok ırkçılık olayları en vatansever ırklarda ortaya çıkıyor. İdealist kavramlarda bu çelişkili durum doğru orantıyla artarken, reel karşılığı olan kavramlarda ters orantılı artıyor; paraya dayalı suçların en çok yaşandığı yerlerin dünyanın en fakir bölgeleri olması, uyuşturucu sebebiyle yaşanan ölümlerin uyuşturucuya en az ulaşabilen toplumlarda olması gibi. Yani kavramsal şeyler ne kadar çoksa o kadar zararlı, maddi şeyler ne kadar azsa o kadar zararlı gibi.

“Çünkü bir konu ne kadar bastırılırsa ve yokmuş gibi davranılırsa o kadar kangrenleşir.”

Bu zırhı üzerimizden atıp zihnimizi ve algılarımızı serbest bıraktığımızda en önemlisi kendimizi kabulleniyoruz. Seksüel kimliğimizi önyargısız ele almak, eğilimlerimizi deneyimleme cesaretini gösterip sonucu değerlendirmek ve bu doğrultuda kendimize yön vermek sosyal yaşantımızda düzelmelere, doğru partneri bulmamıza ve en önemlisi ruhsal, mental ve fiziksel hazza daha bilinçli şekilde ulaşmamızı sağlıyor. Bu göze hedonist veya pragmatist görünebilir, ancak bireysel mutluluk sosyal mutluluğun anahtarı oluyor çoğunlukla. Çünkü bu tür şeylerle ilgili farkındalığımızı artırmak, geri kalan insanların tavırlarını daha rasyonel değerlendirmemizi ve onları anlamamızı sağlıyor. 

BDSM psikoseksüel anlamda sığınılabilecek limanlardan biri. Hiçbir fantezi/fetişin -belirli parantezlerde- garip karşılanmayacağı, cinsel taleplerin karşılıklı rıza çerçevesinde rahatlıkla gerçekleştirilebileceği, etken veya edilgen rollerde, heteroseksüel veya herhangi bir cinsel eğilim ayrımı gözetmeksizin size bir konfor alanı sağlayan yaşam biçimi oluyor. BDSM ana başlığı altında binlerce -kendi jargonunda değişen- dala ayrılıyor, bunları tek bir metinde toplamak mümkün olmasa da temel hatlarıyla sadece cinsel deneyimleri değil, sosyal yaşamdaki olumsuzlukları da özel yaşantıda pansuman edebilen bir yapıya sahip. 

Örneğin; BDSM kültürünü araştırıp benimsemiş bir insan, hakim olma güdüsünü karşılıklı yetişkin rızası altında, iki tarafa da keyif ve mental mutluluk sağlayacak şekilde yaşarken, konudan haberi olmayan bir yönetici, çalıştığı şirkette kendinden alt pozisyondaki herkese mümkün mertebe hayatı dar edebiliyor. Başka bir kadın, iş hayatında başarılı ve ayakları üzerinde durabilen bir sosyal yaşama sahipken; belki sahiplenilme güdüsünü tatmin edemediği için uyduruk BDSM temalı saçma filmler veya kitaplarda mutluluk arayıp derin buhranlar yaşayabiliyor. Bunu şiddet uygulama veya görme isteğiyle de bağlayabiliriz; duş alırken dayanabileceği en sıcak suyla yıkanmayı bir çeşit haz olarak gören biri BDSM şemsiyesinde çok daha kontrollü ve kendi hazzının doruklarına çıkabileceği acı eşiği yaratabilir. Sokaktaki kediye tekme atmak yerine, isteyerek önüne yatan bir adamın suratına topuklu ayakkabıyla basan bir kadının, bir dahaki sefer o kediye tekme atmayacağı kabul edilebilir.

“Grinin Elli Tonu” üçlemesine yeni indirilmiş kutsal kitap gözüyle bakan kişilerin çoğu “Ben asla böyle bir insan değilim ama içindekiler ilginç olduğu için seviyorum..!” savunması yapıyor. Çünkü hem ilgili eserde hem de buna benzer diğer bilgi kirliliği yaratan şeylerde durum hala öcüleştirilmekten, korkunç bir şeymiş gibi pazarlamaktan öteye geçmiyor. Bunun sebebi olan önyargı maalesef böyle eserlerle sadece perçinleniyor. Hepsinin sonu bu zavallı hasta eğilimli kişiyi iyileştirmeye ve toplumda hayranlık uyandıracak tatlı bir aile bireyine çevirmekle nihayete eriyor.

İşin aslı insan denilen canlı açlık, cinsellik ve şiddet döngüsünde yaşamak isteyen bir tür; fakat modern dünya kazanımlarını elde etmenin bir bedeli var, “medeni” olmak. 

Neredeyse herkesin ömrü kendini törpülemekle geçiyor. 

Yemeklere ulaşabilirsin ama sadece güzellik normlarına sığacak kadar tüketebilirsin. 

Sekse ulaşabilirsin fakat aşırıya kaçtığında sapık olarak yargılanırsın. 

Şiddet göstermek istiyorsan bir boks kulübüne üye olacak kadar elit olacaksın, sokak kavgasına karışıp yumruklaşırsan “Serseri” olursun.

Kısacası modern insanın en büyük sorunu yine “Modernleşme” çabası. 

Oysa aşk ya da sevgi kimseyi iyileştirmek zorunda değil. Belki gerçek aşk birlikte en hastalıklı “görünen” şeyleri yapıp birbirini yargılamamaktır. Birini kabullenmek ya da sahiplenmek İnstagram fotoğrafı paylaşmak değil de karşındaki insanın güdülerine ihtiyaçlarına aynı hazla ve cesaretle cevap vermektir. -BDSM kültürü içinde aşk veya sevgi bağlılığı ihtiva etmek zorunda değildir, bu sadece değerlendirmedir.-

Peki cehaletten kaçıp tüm normlardan kurtulmaya çalışırken, aynı zamanda modernleşmeyi nasıl kötüleyebiliyoruz? 

Aslında bu noktada modernleşmeyi değil, yine ahlaki sistemin gereklilik addettiği tabuları yıkıyoruz. İçinde yaşadığımız topluma ait olmak, hayatımıza devam etmek için sosyal ve ekonomik döngüye ayak uydurmak zorundayız. İşte tam bu noktada özel ve genel hayatımızı cesur, utanmaz ve önyargısız biçimde birbirinden ayırıp, yaşamdan maksimum zevk almak için asgari şartlara ayak uydurmamız gerekiyor. BDSM bu konuda kollarını açıp hepimizi kucaklıyor, bize de bu kavramları öğrenmek, deneyimlemek ve tadını çıkarmak kalıyor. Yani aslında modernlikten kaçmıyoruz ya da medeniyeti lanetlemiyoruz sadece öze dönmeye, insan doğasının, kendi doğamızın temeline inmeye çalışıyoruz. Neyi neden istediğimiz noktasında sağlıklı bir cevap bulabilirsek isteklerimizin hastalıklı olduğu yargısına samimiyetle karşı durabiliriz. Yoksa bu bastırılmışlıkların tek kaynağı plazadaki ofisten rezidanstaki daireye geçen pembe hayatlar değil, medeniyetin başından beri bütün uhrevi veya dünyevi dinlerde günah sayılan bu güdüler aslında insanları hizaya sokma ve bir arada tutma çabasının sonucu; ve bu çaba çok çok eskilere dayanıyor. Bu noktada yapılması gereken ne türden olursa olsun öğretilen her türlü kalıbı sorgulamak ve onların istediği şekle gelmek yerine onları esneterek kendine ait daha özgür ve çok daha güzel bir duruş elde etmek.

Düşünce dünyanızı özgür bırakın, hiçbir yazılı metin veya görsel zihninizin içine ayna tutamaz. Hayal dünyanızın gerçek dünyanızdan daha büyük olmasına izin verin, hayal edilmemiş hiçbir şey gerçekliğe dönüşemez. Bu hayallerle ve düşüncelerle barışın, gerçeğe dönüşmemiş hiçbir hayal ya da düşünce size zarar veremez. Sonra gerekli cesareti göstererek size en yakın olandan başlayın, önyargısız, kaygısız ve neşeyle. 

Yetişkin ve sorumluluk sahibi bir insan olmayı, eğlenmeyi ve oyunları tamamen terk etmiş yani başka bir deyişle “içi geçmiş” bir insan olmak şartına bağlamayın. İki insanın ilişkisinin “ciddi” ya da en doğru ifadeyle duygusal manada “değerli” olması için cinselliğe üvey evlat muamelesi yapmanın bir zorunluluk olmadığını anlayın. Sizi buna itenin aslında kendi istekleriniz değil de hiçbir şekilde tatmin olmayan “el alem” olduğunu fark edin. Çünkü bu durum hastalıklı ilişkiler, bölünmüş hayatlar ve birbirini tanıyamadan her şeyi bitirmiş insanlar dışında hiçbir şey yaratamıyor.

Bir hayatı birlikte yaşamak için seçtiğiniz insanı kendi ihtiyaçlarınız ve mutluluklarınız yerine dayınızın, patronunuzun ve komşunuzun beklentisine göre seçtiğinizde aslında canlı canlı gömülüyorsunuz. 

Siz gömülürken genelde o “el alem” de halay çekiyor.

Bütün bu yazılanlar, bastırılmış güdülerin biraz olsun serbest bırakılabilmesi ve hayatın diğer alanlarını daha kolay ve güzel yaşayabilmek adına varsayımsal olarak subjektif açıdan yazılmıştır.

BDSM ile ilgili daha detalı bilgi için buraya tıklayarak BDSMkulturu sitesini ziyaret edebilirsiniz.

Bir cevap yazın

KAPAT