Küçük Mavi Sevimli Gezegen
Fotoğraf - Alexis Huertas

Küçük Mavi Sevimli Gezegen

Motorlar arıza yaptı. Motorlar hiç arıza yapmazdı, son yapılan güncellemelerden sonra uzay mekiği motoru üreten fabrikalar asla bozulmama garantisi veriyordu. Bu tür durumlarda kalmayı hiç sevmezdi, motor arızaları artık tamir edilmiyordu ve bu yüzden yeni bir motor almak zorunda kalacaktı. Oysa yaklaşık dört galaksi turu atmıştı ve topladığı kaynak bu durumda ancak yeni bir motor masrafını karşılardı. Kısacası boşa gezmiş, boşa çalışmıştı. “Kendi işimi kuracağım.” diye tutturup durduk yere istifa etmese bunlar olmazdı. Üstelik dönüş için epeyce geç kalacaktı ve iletişim modüllerinde de sorun vardı. “Eğer dönebilirsem bu boktan gemiyi satıp işi bırakacağım.” diye söylendi bir süre. Rotadan çıkmış küçük, mavi, genç ve ışıl ışıl bir gezegene doğru sürükleniyordu.

Yüzeye inip motoru ve iletişim modüllerini tamir edecek ve vakit kaybetmeden geri dönecekti. Bu başına ilk defa gelmiyordu ama yapay zekanın “Gezegende hayat var.” anonsu ilk defa duyduğu bir şeydi. Mekikle gezegen dışına çıkmanın birinci kuralı, yaşam olan yerlerde kesinlikle mola vermemekti. Eğer savrulmayı durduramazsa yiyeceği ceza mekiği satsa bile ödeyemeyeceği kadar fazla olacaktı. Milyarlarca yaşam olmayan gezegen barındıran bu sonsuz boşlukta, hayat barındıran ender bir tanesini bulmuş olmasına sinirleniyordu. Denedi ama yapamadı, acil durum motorunun gücü de rotasını değiştirmeye yetmedi. Mecburi iniş yapmazsa hayatı tehlikeye girecekti, hayati tehlike söz konusu olduğunda ceza almayacağını biliyordu. Yapay zeka durumu kayıt altına aldıktan sonra iniş için gerekli hazırlıkları yapmaya başladı.

Atmosfere girer girmez gezegenin çekimini ve ısısını hissetti; yaşam şartlarının çok güzel olduğu su götürmezdi, kendi yaşadığı yerde son üç döngüdür maske takmadan yaşamak söz konusu değildi. Yüzeye biraz yaklaştıktan sonra mekiğe ivme kazandırıp gezegenin karanlıkta kalan tarafına doğru yöneldi. Mümkün olduğunca az dikkat çekerek işini halledip ayrılmak istiyordu. Gece karanlığında yerleşim yerlerinin eski moda ışıkları gökyüzünden bakıldığında hayranlık uyandırıyordu.

Beklediği kadar yumuşak bir iniş yapamadı, yer çekimi umduğundan daha fazlaydı ve bu durum kendini daha güçsüz hissetmesine neden olmuştu. Üç tarafı denizlerle kaplı büyükce bir yarım adaya inmişti; ışıkların son derece yoğun olduğu deniz kenarındaki yerleşim yerinin biraz dışını seçmişti inmek için. Bunu yapmaktaki amacı fazladan ihtiyacı olabilecek şeylere kolayca ulaşabilmekti. Yüzeye inip motoru tamir etmeye çalışırken mevcut oksijenin fazlalığı bir süre başını döndürmüştü. Kendi imkanlarıyla tamir edemeyeceği bir hasarın oluştuğunu fark etmesiyle bu baş dönmesi yerini mide bulantısı ve strese bıraktı. Mekiğin yapay zekası onu bu medeniyetten yardım alamayacağı konusunda uyarıyordu. Başka bir alternatifi olmadığı için mekiğin yanından ayrılıp yerleşim yerine doğru yürümeye başladı.

Mekik bilgisayarının veri bankasına daha önceden bu gezegenle ilgili bilgiler işlenmişti. Ondan önce buraya sadece bir kaynak gemisi inmek zorunda kalmıştı ve sonrasında hiç haber alınmamıştı. Keşif birliklerinin topladığı bilgiye göre adı Dünya’ydı. İçinde yaşayan pek çok yaşam formu olmasına karşın sadece bir tanesi bilinç sahibiydi; bu tür, kendi arasında genetik bir çeşitlilik olmamasına rağmen ayrışımlar yaşıyordu. Hala pek çok farklı dil ve sınırlara bölünüyorlardı. “Henüz çok genç bir canlılık.” dedi kendi kendine. Kendi ırkı da yaklaşık iki yüz bin yıl önce bu durumdaydı. Tarih derslerini hatırladığında o dönemin ne kadar karanlık olduğu gözünün önüne geldi. Yine de burasıyla ilgili umutluydu.

Gezegen dışı kaynak toplama işinde çalışacak herkese dağıtılan görünüm biçimlendiriciyi yanına almıştı. Böylesine ilkel bir gezegende eğer dış görünüş olarak onlara benzemeyen bir formda görünürse başına büyük sıkıntılar gelebilirdi. Henüz kimseye görünmemişken biçimlendiriciyi kullandı; biri kadın biri erkek olarak adlandırılan iki cinsiyetten zarif olanı tercih etti. İlgili lokasyona bağlı dil Türkçe idi; vücudu örtecek kıyafetleri ve ten, saç, göz rengi gibi ayarları da yaptıktan sonra cihazın kablolarını kulaklarından içeriye sokup düğmeye bastı. Bir kaç saniyelik bilinç kaybı ve sarsıntıdan sonra organik vücudu adaptasyon sağlayabilmişti. Boyu epeyce kısalmış, uzuvları küçülmüştü. Yüzeye daha alçaktan bakmak ve her adımda eskiye göre az mesafe kat ediyor olmak garip hissettirmişti. Mekiği tamir etmek için tetikleyici bulması gerekiyordu, işin aslı bu gezegende böyle bir teknoloji olmadığından kendisi yapmak zorunda kalacaktı. Bunun için biraz alet edevat ve ısı kaynağı gerekliydi, onun dışındaki materyalleri zaten yolculuk boyunca topladığı elementlerden oluşturabilirdi. Yakıt sıkıntısı yoktu, olsa bile gezegenin yıldızı çok genç ve güçlü olduğu için bu konuda sorun yaşamayacaktı. En azından kendi gezegenine dönene kadar idare edecek bir şey yapması yeterli olacaktı.

Ağaçların arasından açıklığa ulaşıp yola vardığında biraz ilerideki benzin istasyonunu gördü. Oradan ihtiyacı olan şeyleri bulabileceğini düşündü. Tıpkı seyyar uzay aracı tamirhanesine benziyordu. Yanına yaklaşıp kornaya basan arabalardan irkilerek yürüdü biraz; görüntü biçimlendiricide bir sorun olmadığından emindi. “Acaba bir şekilde benim bu dünyadan olmadığımı mı anlıyorlar?” diye düşününce içini garip bir endişe kapladı. İyice hızlanıp koşar adımlarla benzin istasyonuna daldı. Erkek cinsiyetli bütün canlılar ona bakıyordu, dikkat çekmemeye çalışarak markete girdi. Bu tür hizmet merkezlerinde hala organiklerin çalışıyor olmasına şaşırdı biraz. Ancak kafasını asıl kurcalayan şey sürekli ona bakıyor olmalarıydı. Buradaki hiçbir şeyin dış görüntüsünü bilmediği için marketteki her şeyin etiketlerini okumaya başladı hızlıca. Bu sırada yanına kısa boylu, saçları çoğunlukla dökülmüş şişman ve temiz giyimli bir adam yaklaştı. “Ne arıyorsunuz bayan?” diye sordu gülümseyen bir ifadeyle. “Bir kaç teknik edevat lazım.” diyerek yanıtladı sorusunu; adam belki ona yardımcı olabilirdi. “Yahu bayan burada bulamazsınız. İsterseniz ben sizi götüreyim, araban var mı?” diye devam etti adam ağzını ayıra ayıra. Kendi kültüründe yardım etme talebini geri çevirmek kabalık olarak görüldüğü için kabul etti. Farkına varamadığı şey, görünüm ayarlayıcının onu fazlasıyla güzel yapmış olmasıydı. Üstelik son derece çekici ve açık kıyafetler tercih etmişti. Kısa bir etek ve askılı bluz. Başka hiçbir şey yoktu.

Adam heyecanla arabasının ön koltuğunu açıp bindirdi onu. Kendisi de koşar adımlarla direksiyona geçip sanki kovalayan birileri varmış gibi hızla ayrıldı istasyondan. Biraz uzaklaşınca “Sen bu saatte ne yapıyorsun buralarda yahu?” diye sordu adam. “Bazı aletlere ihtiyacım var.” cevabını verdi ona. “Bende çok güzel aletler var, ister misin yavrum?” diye sordu adam. Yavrum kelimesinin anlamını düşündüğünde bunu neden söylediğini anlayamamıştı, yine de “Olur.” dedi. Bu cevap karşısında oldukça keyiflenen adam bir yandan alt dudağını ısırıyor, sol eliyle direksiyonu tutarken sağ eliyle de onun bacağını okşuyordu. Adamın tam olarak ne yaptığını anlayamıyordu ama “Cinsel açıdan tatmin olmakla ilgili bir şeyler olmalı.” dedi kendi kendine. Adam bir kahkaha patlatıp “Vermez miyim yahu? Al.” diyerek arabayı yol kenarına çekip pantolonunun önünü açtı ve penisini çıkardı. “Ne yapacağım ben bununla?” diye sordu uzaydan gelen kadın. Adamın kendisinden ne beklediğini anlayamıyordu. Cinsel birleşme için uygun bir ortam değildi ve böyle bir şeye gerek yoktu. Adam hakarete uğramış gibi kükredi bir anda, kadının saçlarından tutup “Dalga mı geçiyorsun lan orospu? Al şunu ağzına, al dedim sana.” diye bağırarak saçlarını çekiştirdi. Biraz canı acımıştı, kimseye zarar vermeden buradan gitmek istiyordu ama anlamsız bir şekilde şu an fiziksel şiddet görüyordu. Adamın penisini neden ağzına alması gerektiğini anlayamıyordu, onun kendisini öldürmek istediğini düşündü. Bu gezegende olabilecek hiçbir hastalığa karşı dirençli değildi ve ona uzattığı şey hiç temiz görünmüyordu.

Adamın saçlarını çekiştiren elini bileğinden tutup çürümeye yüz tutmuş kavak dalı gibi çatırtıyla kırdı. Feci bir çığlık kopardı adam, yaşadığı acı bir anda kafasının kıpkırmızı olmasına neden olmuştu. Aynı yüksek sesle küfürler ederek iki büklüm oldu. Alnını direksiyona dayamıştı ve gözleri yaşarıyordu. “Acıya aşırı duyarlı.” diye düşündü, aynı anda adam sağlam olan eliyle boğazına sarılmayı denedi. Hiç tereddüt etmeden o elini de kırdı. Kemikleri ve kas dokuları aşırı zayıftı. “Yer çekiminin bu kadar yoğun olduğu bir gezegende hala bu kadar zayıf kalmış olması kötü beslenmeden kaynaklı olmalı.” diye düşündü. Ona göre henüz evrimin ortasında bile değillerdi. Adam iki kırık bileğiyle “Ne biçim karısın sen?” gibi sorular sorarak ağlıyordu. Onu anlamakta güçlük çekiyordu, kendisine sürekli argo ve aşağılayıcı kelimelerle hitap ediyordu adam. Burada daha fazla durmanın vakit kaybı olduğunu düşünmeye başladığı sırada hava neredeyse aydınlanmak üzereydi ve arabanın içine yeşil-mavi ışıklar vuruyordu. Gelenler güvenlik güçleriydi, buradaki işinin pek kısa sürmeyeceğini anlamaya başlamıştı artık.

Polisler benzin istasyonunun yaptığı ihbar üzerine gelmişti. Market çalışanlarından biri durumu şüpheli bulmuş, “Ya zorla alıkoyma var ya da fuhuş!” ikilemiyle polisi aramıştı. Beklediğinden çok farklı bir manzarayla karşılaştıkları her hallerinden belli olan polisler arabadan ikisinin de çıkmasını istemişti. Yine onları anlamaya çalışarak indi arabadan, polisler elleri kırık adama yardımcı olmaya çalışırken adam onlara karşı çıkıyordu. Pantolonunun önü hala açıktı ve korkudan kendi üstüne işemişti. Polislerden biri yanına gelip sordu, “Hanımefendi ne oldu tam olarak?” soruyu sorarken yüzünde son derece ciddi bir ifade vardı. “Bu adam cinsel organını zorla ağzıma sokmaya çalıştı.” diye yanıtladı onu. “Siz bu adamı tanımıyor musunuz?” diye devam etti polis. “Hayır…” dedi ve “Benzin istasyonunda almak istediğim şeyler vardı, bu adam bana yardımcı olacağını söyledi.” diye devam etti. “Yani siz de bu saatte, bu kıyafetle öylece tanımadığınız bir adamın arabasına bindiniz öyle mi?” diye sordu sonra polis. “Evet…” dedi, “Bana yardım edeceğini düşündüm.” diyerek konuşmayı sonlandırdı. Adam polislere şikayetler yağdırıp duruyordu. “Ellerimi kırıp zorla pantolonumu açtı, istemiyorum desem de beni zorladı. Benim çoluk çocuğum var, şikayetçiyim…” gibi şeyler söylüyordu hiç durmadan. Ortada yasalara aykırı bir şeyler olduğunu anlamıştı ama adam olanları yalan söyleyerek anlatıyordu. İkisini de karakola götürdüler.

Adam onun da şikayetçi olmaması şartıyla suç duyurusunda bulunmadı. Sabaha kadar nezarethanede kalmıştı, üzerinden herhangi bir kimlik belgesi çıkmadığından sorduklarında ismini söylememişti, parmak izlerini alıp sabaha kadar beklettiler. Sabah memurlardan biri ona Melek Havadangelen diye seslenmişti. Ardından “Bu isim soy ismi çok aramış mı sizinkiler?” diye saçma bir soru sormuştu.

Karakoldan çıkarken karşı kaldırımda biçimlendiricinin kendisine verdiği şekille birebir aynı görünen bir kadın duruyordu. Sadece kıyafetleri ve saçları biraz farklıydı, bunun dışında vücut ölçülerinden ten rengine kadar her şeyi tıpa tıp aynıydı. Karşıya, onun yanına geçti. Kim olduğunu hemen anlamıştı, kadın ona yaklaştı, “Merhaba, ben Melek Havadangelen, yani buradaki adım bu. Kısacası ben senden önce gelen. Hoş geldin.” dedi. Yüzünü aynı dünyalılar gibi saçma bir şekle sokarak yapmıştı bunu; dudak uçlarını yanlara doğru ayırmış, dişlerinin neredeyse hepsini ortaya çıkarmıştı. Biçimlendiricin yanında mı?” diye sordu önce. “Evet?” diye yanıtladı onu. “Verir misin?” dedi sonra. Biçimlendiriciyi eteğinin kemerinden çıkarıp ona verdi. Kadın hiç tereddüt etmeden bir iki düğmeye basıp ulu orta yerde cinsiyetini erkek olarak değiştirdi. Bu davranış karşısında hayrete düşmüştü, “Neden?” diye sordu uzun uzadıya bir cevap beklercesine. Ancak aldığı cevap sadece “Yakında anlarsın.” olmuştu. Baştan erkek cinsiyeti seçmediği için pişman olmuştu şimdi; buranın zaman dilimine göre on beş yıl daha cinsiyet değiştiremeyecekti, biçimlendirici genetik fonksiyonlarda oluşabilecek muhtemel hataların önüne geçmek için böyle ayarlanmıştı. Demek ki o geleli en az on beş yıldan fazla olmuştu. Ona sorması gereken çok şey vardı ama yeni cinsiyet değiştirdiği için önce buradan uzaklaşmaları gerekiyordu. Melek Havadangelen ismine ait bütün kimlikleri, kartları ve geri kalan her şeyi çantadan çıkarıp ona verdi. Üzerinde kalan kadın kıyafetlerini saymazsa oldukça iri yarı ve gösterişli bir erkeğe dönüşmüştü. Üstelik garip şekilde mutluydu. “Gidelim!” dedi.

Şehrin kaldırımlarında yürümeye başladılar; güneş ve oksijen seviyesi başını döndürüyordu. “Senin gemine ve biçimlendiricine ne oldu?” diye sordu nereye gittiğini bilerek yürüdüğü belli olan adama. “Gemi denize düştü, biçimlendiriciyi de ilk gece çaldılar.” dedi adam. “Peki beni nasıl buldun?” diye sordu merakla, “Bir yazılım geliştirmiştim, karakolda parmak izlerini sorgulayınca bana haber verdi. Yıllardır birilerinin gelmesini bekliyorum. İlk bir kaç yıl çok zor geçti, bu gezegen hala çok geri, uzayda yaşamın olduğunu bile kimseye inandıramadım mesela. Moralini bozmak istemem ama yaptığım ilk büyük hata bu ülkeye inmiş olmak, ondan daha büyük hata ise kadın görünümünü seçmek oldu. Düşünsene, ilk yıllarda nasıl geri döneceğimi araştırmaktan çok nasıl erkeğe dönüşebileceğimi araştırdım. Sonra fark ettim ki çözüm bu ülkeden kaçmak. Ancak buradaki parasal sistem feci halde kötü, para kazanmak için erkeklerin cinsel arzularını gidermek gibi işler yaptım ama beklediğim gibi sonuçlanmadı. Dolayısıyla gerekli parayı toparlayamadığım için ülkeden de gidemedim. Devletten yardım almayı denedim ama bana deli muamelesi ettiler; başka gezegenden olduğumu kanıtlamak için onlardan fiziksel olarak çok daha güçlü olduğumu göstermeye çalıştım ama önemsemediler.” yaptığı işin hakkı verilmeyen bir meslek erbabı gibi aralıksız ve kızgın şekilde konuşuyordu. “Başka gezegenden olduğunu mu söyledin, böyle bir şeyin cezası büyük diye biliyorum.” diyerek kesti onun sözünü. “Artık geri dönmekle ilgili bir şansım kalmadığını düşünüyorum, üstelik koca uzay boşluğunda tek başıma amelelik yapmaktansa bu dünyada daha rahat edebilirim. Hazır erkek de olmuşken tadını çıkarabilirim.” diye devam etti sözlerine. Bir şeylere çok fazla kızgın gibiydi. “Benim gemiyi onarınca birlikte gidebiliriz.” diye telkin etmek istedi onu. Ancak sanki havaya konuşmuştu, adam devam etti; “İki defa bilim ve teknoloji yarışmalarına katıldım. Uzayda solucan deliğinin nasıl açılabileceğine dair veriler hazırlamıştım. Elimde maddi kaynak olmadığı için proje olarak sundum, bu dünya için devrimsel bir buluştu aslında ama ilkinde kapağı açılınca içinde ışık yanan ekmek sepeti tasarlamış on iki yaşında bir kız çocuğu kazandı, ikincisinde de kötü sözler söylenen çiçeğin solduğunu iddia eden bir kadın. Benim projemle kimse ilgilenmedi, gözümüzle görmediğimiz şeye inanmayız dediler. Bu durum bana o zamanlar çok garip geldi. Oysa bu dünya nüfusunun üçte ikisi hiç görmedikleri Tanrı diye bir şeye inanıyor…” durmaksızın konuşuyordu. Bu sırada yanlarından geçen insanlar ikisine de dik dik bakıyor, hatta bazıları tuhaf ve aşağılayıcı sözler söylüyordu. Konuşma devam ederken mimari olarak aşırı kötü tasarıma sahip bir binanın en üst katındaki daireye girdiler. Burası onun eviydi. Anlattığı kadarıyla sonradan bir yazılım şirketinde işe başlayıp hayatını biraz yoluna koymuştu.

Karanlık çökene kadar basit ama kendi dünyalarının izlerini taşıyan dokunuşlarla dekore edilmiş evde sohbet etmeye devam ettiler. Uzay aracının tamiriyle ilgili epeyce umutsuzluğa düşmesine neden olan bir konuşma geçmişti; aracı bu gezegendeki elementlerle tamir etmek mümkün değildi, ancak birkaç farklı metalin karışımıyla mümkün olabilirdi ve bu da fazlasıyla para gerektiren bir işlemdi. Ancak hiç parası yoktu ve karşısındaki kişi buraya son derece uyum sağladığından gitmeye pek sıcak bakmıyordu.

Gecenin ilerleyen saatlerinde evden çıkıp uzay aracına doğru gitmeye karar verdi. Çıkarken eski Melek onu uyarmıştı ama buna pek aldırış etmemişti. Kapıdan çıktıktan kısa süre sonra bu uyarıyı dikkate alması gerektiğini anlamıştı. Yolunu iki adam kesmişti ve yine aşağılayıcı sözler söylüyorlardı. Adamlara fiziksel olarak zarar verip yine karakola girmek istemediği için kaçmayı tercih etti. Bu kadar kalabalık bir şehir seçmekte çok büyük hata yapmıştı. Uzay aracını bulduğunda epeyce gergin ve yorgundu. Bir süreliğine onu saklaması gerekiyordu, hala çalışan yapay zekayla iletişime geçip gemiyi görünmez moda aldı ve eve geri döndü. Bir şekilde ateşleyici yapmak zorundaydı ve bunun için bolca altın metali, platin ve karbona ihtiyacı vardı. Sonraki günü bu elementleri en kısa yoldan nasıl temin edeceğini araştırarak geçirecekti.

3 yıl sonra…

İş dönüşü aldığı yiyecekleri masanın üzerine bırakıp kendini yatağa attı. Yorulmuştu, girdiği üçüncü iş yerindeki dördüncü ayıydı ve temel giderlerini ancak karşılıyordu. Tam üç yıldır gemisini tamir etmek için gereken malzemeleri toparlamaya çalışıyordu, nihayet bu ayki maaşıyla birlikte bitirebilmişti. Artık ateşleyici hazırdı, önünde tek problem kalmıştı; uzay aracının etrafına yapılan türbe…

Neredeyse iki yıl önce geminin olduğu yere inşaat çalışması nedeniyle dozerler gelmiş, ancak görünmez gemiye takılan kepçelerinin kırılması sonucu aylarca sürecek bir kaos başlamıştı; kimileri orayı kutsal bir mekan ilan etmiş, kimileri de bilimsel çalışmalarla sebebini araştırmıştı ancak kimse kesin bir sonuca varamamıştı. Sonuç olarak bölge korumaya alınmış ve orada bir evliya veya ona benzer birinin mezarı olduğuna inanılarak etrafına kocaman bir bina yapılmıştı. Bu durumda gündüzleri meraklı ve inanç sahibi sivil halk, geceleri ise güvenlik görevlileri tarafından sürekli korunan bir yer haline gelmişti. Üstüne yapılmış olan betondan çatı ise gemiyi kaldırırken sorun yaratacaktı. Her şey olması gerekenden çok daha zor bir hal almıştı.

Geldiğinden beri çektiği zorluklara tek başına mücadele etmeye çalışmıştı çünkü Melek Havadangelen çoktan onu tek başına bırakıp gitmişti. Cep telefonuyla onu arayıp yardımını istese de olumlu yanıt alamamıştı, o kendi yolunu çizmişti. Adeta yüzme bilmeyen bir ihtiyarın denize düşünce yaşadığı korkuyla geçmişti günleri; toplu taşıma araçlarına alışmak, erkeklerin garip bakışlarına maruz kalmak ve çalıştığı yerlerde gördüğü inanç kaynaklı baskılar yüzünden pek çok kişiyi öldürmenin eşiğinden dönmüştü. Her girdiği yerde birileri onu beğendiğini söylüyor, kadınlar sürekli arkasından konuşuyor ve bitmek bilmeyen bir ekonomik mücadele sürdürüyordu. Bu canlıların ilkelliğinden sıkılmayı bir kenara bırakmış, kendisi de yaşam biçimini onlara uydurmak zorunda kalmıştı.

Yattığı yerden kalkıp ateşleyiciyi sırt çantasına koydu ve kendinden emin adımlarla evden çıktı. Kimseye zarar vermeden gemisini onarıp kendi gezegenine dönmek istiyordu. Bu gezegenin diğer ülkelerini görmeden gittiği için merak içindeydi ama yine de burayı özlemeyeceği yer çekiminin varlığı kadar kesindi. Uzaktan türbeye bakınca kapı görevlisinin kulübesinde uyuklamakta olduğunu gördü. Usulca ana kapıya doğru ilerledi, çantasından bir maymuncuk çıkarıp kapının kilidini açmayı denedi, bunu internetten öğrenmişti. Kapı kilidi klik sesi çıkardı, usulca iteleyip açtı. İçeriye henüz adımını atmadan kulakları sağır edercesine bir alarm çalmaya başladı. Arkasını döndüğünde güvenliğin silahını çekip kendisine doğru koşmaya başladığını gördü, “Dur, kıpırdama.” diye bağırıyordu adam. Dinlemedi onu, gemisine doğru koşmaya başladı. Kolundaki aletten birkaç tuşa bastı. Gemi ışıklar saçarak görünmez olmaktan vazgeçmiş bir hayalet gibi hızlıca ortaya çıktı, güvenlik görevlisi bir anda dehşete düşüp olduğu yere çakılıp kalmıştı.

Çantasından ateşleyiciyi çıkarıp geminin alt tarafındaki açıklığa monte etti. Bunu yapması kolay olmuştu çünkü sadece ilgili boşluğa itekleyip çevirmesi gerekmişti. Kapıya doğru ilerlerken kendine gelen güvenlik görevlisi onu bir daha uyarınca durmaya karar verdi. Ellerini kaldırıp adama doğru döndü, “Beni bırak gideyim, düşündüğün gibi değil, bu bir uzay aracı.” dedi. Şaşkınlık ve panik içindeki güvenlik isteyerek mi yoksa yanlışlıkla mı olduğu belli olmayacak bir şekilde tetiğe bastı. Mermi havada süzülüp sol gözünün üzerinden kafatasını parçaladı. Her ne kadar bu gezegendeki insanlara kıyasla güçlü kasları ve kemikleri olsa da, bir mermiye karşı koyamamıştı. Olduğu yere yığılırken biçimlendiricinin etkisinden çıktı.

Yerde yatan bir uzaylı, türbenin ortasında bir uzay gemisi ve elinde henüz ateşlenmiş silahıyla güvenlik görevlisi; belki de evrenin başka hiçbir yerinde bir araya gelemeyecek üç şey, o türbenin içinde birlikteydi. Kapıdan içeri daha önceden kadın olduğu hiç belli olmayan aslında uzaylı bir adam girdi. Güvenlik görevlisinin arkasından yaklaşıp bayılttı ve yerdeki cesede yaklaştı. Eğilip kumandayı aldı ve gemiye bindi. Yapay zekaya rota belirleyip türbenin çatısını yıkarak gürültülü ve ortalığı tozu dumana katan bir kalkış yaptı.

Her canlı için yaşam zordu. Her canlı biraz kötüydü, özellikle de bilinç sahibi olanlar.

Bir cevap yazın

KAPAT