Sessizliğe Koşmak / Ayrılık da Sevdadan
Fotoğraf - Christian Holzinger

Sessizliğe Koşmak / Ayrılık da Sevdadan

Hasbelkader yaşadığım ömür vücudumdan ziyade beynimi yaşlandırıyor. Sağ omzumdaki mi, yoksa soldaki mi daha ağır bilemiyorum ama hafiflemek için mutlaka bir taraftaki yüklerden kurtulmam gereken bir noktada olduğum kesin. Bu sebeple çok düşünmeden bir hikayeyi anlatır gibi yazmak istiyorum benden içeri bir ben’in kaleminden.

Sol gözümün isyan edip yükün çoğunu sağ gözüme bindirme kararı almasından biraz önce, ellerimin ilk defa temizlenemeyecek kadar kirlenmesinden biraz sonraydı. Tarihlerle aram iyi değil, muhtemelen hala gerçek acıyı kendim için kronikleştirmediğim günlerdi. Seke seke yürüdüğüm çocukluğumdan ayaklarıma bakarak ilerlediğim günlere geçişim çok ani olmuş demek ki, başım önümde bir üst geçidin merdivenlerini çıkarken son basamağın kenarında gördüm onu. Hayattaki bütün mücadelesi başka insanların işini zorlaştırmamakmış gibi bir kenara büzüşüp oturmuştu. Dünyada mümkün olduğunca az yer kaplamak istiyor gibiydi, böyle bir şeye hakkı olmadığını düşünüyor olmasını, boynunun açısının benimkinden daha dar olması sebebiyle anladım. Bazı şeyleri anlamak için dinlemiş olmak değil yaşamış olmak gerekir, unutmaya çalıştığın şeylerden kaçmaya çalıştığın süre boyunca asla unutulamayacak şeyler yaşamış olmak sadece talihsizlik olarak nitelendirilebilir.

Ölmekten korktuğum için değil ölümüme vesile olacak insanın yaşayacağı zorlukları düşündüğümden üst geçit kullanırdım ben. Hiç alakan olmayan birini istemeden öldürmüş olmak hayat boyu dayanılmaz bir vicdan azabı yaşatır insana, tahmin edebiliyorum. Belki de aklıselim şekilde empati yapabildiğim son zamanlar o günlerdi, şu an hangi durumda kimin yerine kendimi koymam gerektiğini kestiremiyorum. Zaten içinde bulunduğum durum göz önüne alınırsa, böyle bir şeye gerek olmadığı net şekilde ortada.

Orada öylece durduk, ben onu seyrettim o ayağının altındaki merdiveni. İnsan beyni gereksiz bilgiyle hafızayı doldurmamak için bazı şeyleri görmezden gelirmiş, o kalabalık adımlarını dahi yavaşlatmadan geçip giderken ve o anı bir daha asla hatırlamayacakken, benim oraya çakılıp kalmış olmamın sebebini şimdi şimdi anlıyorum. İkimiz aynıydık, biraz önce bir kişiyi görmeyenler, şimdi ikimizi de görmüyorlardı. İstemsiz olarak merdivenin soluna yönelip aceleciliği elden bırakmadan yürüyüp gidiyorlardı. Çoğunluğu sadece evine gidip dinlenme motivasyonuyla hareket eden bu topluluğa uzaktan baktığımda, adeta kışa hazırlanan bir karınca sürüsü görüyor gibi olurdum. Onlar kadar organize, uyumlu, tek tip ve hedef odaklı.

İnsanların inip çıkmasına olanak sağlıyordu demir merdivenler. Biz ise demir kadar olamamıştık, hiçbir işe yaramadan öylece duruyorduk. Nihayet başında dikilen bir kolluk kuvveti olduğumu düşünmüş olmalı ki kafasını kaldırıp bana baktı, kirden keçeye dönmüş yüzünün arkasından yemyeşil gözleriyle gözlerime baktı; o güne kadar hiç öyle bir yeşil görmemiştim, öyle büyük gözler ve öyle bir yeşil. Ancak çocukken camdan bilyeyi gözüme iyice yaklaştırdığımda böyle enteresan şeyler gördüğümü hatırladım, bana çocukluğumu anımsatan her şey muhakkak beni mutlu etmiştir, bunu o merdivenlere gelmeden çok önce, artık çocuk olmadığımı anlamak zorunda kaldığım günlerden biliyordum. “Ne bakıyorsun?” veya “Defol git!” gibi bir çıkış bekledim, “Çocuğum için…” dedi, keşke demeseydi. Çıkışsın isterdim, işin ticaretinde olan yapmacık bir dilenci olsun isterdim. Karşıma öyle insanların çıkmasını beklediğim, herkesin öyle olduğuna inandığım zamanlardı. “İlaç…” diye devam etmişti ve yetmişti, ikna olmuştum.

O mu çok etkileyici konuşmuştu yoksa ben mi çok etkilenmeye hazırdım bilmiyorum ama değil ilaç böbreğimi dahi vermeye hazırdım. Belki de ihtiyacım olan şey buydu, hayatı buna bağlı olan bir çocuğa iç organlarımı vermek beni nihayet bir şey yapmış gibi hissettirecekti. Anlatacak ya da övünecek bir şeyim olacaktı, ait olacaktım, sahip olacaktım. Gri saman kağıdından yapılmış eğreti hayatımın tam ortasına mermerden bir mihenk taşı dikecektim. Yaşamın benim hayatıma koyduğu ilk kural istediğim şeylerin asla olmayacağı gerçeğiydi ve ben o gün de birinci kuralı çiğneyememiştim. Yalnızca para istiyordu, benden istenebilecek o kadar şey varken, sadece para istiyordu.

Ne kadar yazık, sahip olduğum hiçbir şeyin olmaması yetmiyormuş gibi, sahip olmadığım tek şey paraydı. “Hangi ilaç?” dedim, bu sorunun bir cevabı yoktu; “Çok pahalı” dedi sadece. İkinci kural buydu, yapmak istediğin bir şeyin imkansız olması… Aşırı senkronize haraket eden karınca sürüsünün içinden boynumu doğru açıyla aşağıya doğru eğip yürümeye devam ettim, yapmak istediğim bir şey oluşmuştu. İnsanın yapmak istediği bir şeyi olmaması, istediği şeyleri yapamamasından bile daha kötüymüş. Bunu o an kendimi daha iyi hissettiğim için anladım. Yürüdüm, kıymet verdiğim tek şey kimliğimi tamamlayan ikinci şeydi. Bir kuyumcuda bana kalan son değerli eşyamı, alyansımı bozdururken farkında değildim karakterime ve geçmişime dair son objeyi de bir esnaf tezgahında bıraktığımın.

Biraz kağıt, birkaç tane de demir para verdi, bozuklukları kendime ayırdım. Diğerlerini ona götürecektim, gözlerine verecektim. Çocuğu yoktu, hiç evlenmemişti biliyordum. Onun yüzünde en azından bir kere evlenmiş bir kadın havası yoktu, görüyordum. Değerli bir şeye sahip olmak için, daha değerli bir şeyden vazgeçmediğin durumlarda kıymetli oluyormuş elde ettiğin şey. Fedakarlık kavramı ya bana yanlış öğretilmişti ya da ben konuyu tamamen yanlış anlamıştım. Aradan geçen bunca yıldan sonra her şeyi kavramış bir keşiş gibi davranmak şu an beni rahatlatıyor. O gün beni rahatlatacak hiçbir anıya sahip değildim.

Yine başına gittim, yine kafasını kaldırdı, yine “Çocuğum için.” dedi. Benim için bir milyon yıl süren bir on dakika bile geçmemişti ama beni tanımamıştı; önemli değildi, ben artık onu tanıyordum. Dünyanın üzerine kurulmuş olduğu kağıt parçalarını ona uzattım. Bütün o kalabalığın uğruna birbirini çiğnediği şeyleri onun gözlerine uzattım. Elleriyle aldı. Bir söz bekledim, parayı çorabına sıkıştırıp gözünü merdivene indirdi. Ne hissettiğini bile anlayamadım, yanına oturdum. İyi yapmamıştım, tek başına çocuğu için dilenen bir kadından yan yana oturan iki kişiye dönüşmüştük. İki kişiye kimse acımayacaktı, dünyadaki en acınası şeyin yalnızlık olduğunu bir kadının yanına oturunca anladım. İçimdeki kalabalık dışımdakinden fazlaydı; yağmalanmakta olan bol nüfuslu bir şehirde insanların dükkan camekanlarına saldırmaları gibi oradan oraya koşuşturuyordu düşünceler aklımın içinde. Hepsine ortak bir amaç vermiştim aslında, ancak doğru yolu kolay bulabilmek için bazen sabit fikirli olmak gerekiyormuş. İlk düşündüğünü yapmak ya da çok düşünmeden harekete geçmek gerekiyormuş. Bugün bile o an neler düşündüğümü hatırlayamıyorum, böyle zamanlar hep ne istediğimi bilmediğim günler olmuştur.

Kalktı hızla yerinden, ağır hareketler ve yavaş tavırlar bizim gibi insanlarda eğreti duruyordu. Biz toplumun nazar boncuklarıydık, şükür kaynakları, üstü başı kirli ilham perileri. Bize bakıp ne kadar insan olduğuna karar verirdi insanlar, ikimiz aynıydık; sadece benim kıyafetlerim onun ise yüreği biraz daha temizdi. Takip ettim ben de onu hızlıca, merdivenleri inerken olduğu yerden kaçıyor gibiydi. Aynı benim gibiydi; olmak istemediği her yerden kaçarcasına uzaklaşan, dönüp arkasına bakmaya utanan bir tavrı vardı. O merdiven onun için bir karanlık boşluktan başka bir şey değildi, iş yeri gibi değildi, ticarethane değildi, para kazanma yeri değildi, orası ızdıraphaneydi. Orası dünyada hiç var olmaması gereken bir demir basamaktı.

Tarlabaşı’nın varoşlarına kadar takip ettim onu, ben beni bildiğini biliyordum, o da benim takip ettiğimi. O takip ediliyor olmayı sevmişti, ben de etmeyi. İlk anlaşmamızı bu şekilde mühürlemiştik, birbirimize saygı duymaya ilk o an başlamıştık. İçsel şeyler sözlü olanlara beş çeker, her zaman içimde tuttuğum duygular dışa yansıttıklarımdan daha samimi olmuştur. Kendim bile bazı şeyleri ifade ederken içine yalan kattığımı bilirim ama başkalarının benim kadar kötü olacağına hiç inanmadım.
Dar sokaklardan birinin köşesinde durup kendimi göstermeden onu izlemeye devam ettim. Böyle şeyler gururumu okşar, yapabiliyor olmayı bir yetenek sayarım çoğunlukla. Sürekli etrafını kollayan zayıf ve tedirgin bir kadındı, üzerindekiler kıyafetten ziyade üniforma gibiydi; sanki şu üzerindeki monttan bile daha kötü durumdaki binalardan birine girip, güzellik kavramının karşılığı olarak çıkacak gibiydi, her an her şey olmaya müsait. Sanki üniforması bol geldiğinden güzelliğini kimsenin fark edemediği bir güvenlik görevlisi ya da asker gibiydi. Bir kadının bana askerliği anımsatması pek az olmuştur, farklı bir kadın olduğunu anlamak için fazlaca zeki olmam gerekmemişti. Bir bakkala girdi, sanki bakkal sadece o alışveriş yapsın diye vardı, sanki sokak ona özel boşaltılmıştı, burası kalbimin mühürlü odalarından bile daha ıssızdı.

İçinde iki bira olan siyah bir poşetle çıktı dükkandan. Eğer alkolle arası iyi olan bir insansanız, içinde iki bira olan poşeti mutlaka tanırsınız, kendine has bir kimliği vardır meretin, her zaman cezbedici ve davetkardır. Bazı belediye otobüslerine benzer mesela, karakteristik özelliği devamlı dolu olmak olan otobüsler, asla oturacak yerin olmadığı otobüsler. Bu tür şeyleri tanırsınız, bilirsiniz, hatta çoğunlukla seversiniz. O yeri o yer, o kişiyi o kişi yapan şeyler bu özelliklerdir. Bu kadar belirgin yeşil gözler de bu kadının özelliğiydi, arkası dönükken bile parıltısını hissedebiliyordum. Takip etmeye devam ettim, binaların hepsi çirkin ve biçimsizdi, bu şehri güzel yapan şeylerin tamamı bireysel olarak çirkindi. En kötü durumdaki binaya girdi, bina girişinin iyi ihtimalde rutubet, kötü ihtimalde rutubet ve sidik koktuğu bu mesafeden bile belli oluyordu. Kokuları kafamın arka tarafında hissediyor olmak beni yıpratıyordu bu tür durumlarda, kadının nasıl koktuğunu hatırlamaya çalıştım, aklımda hiçbir şey belirmiyordu.

Binanın önüne gittim, rutubet ve yemek kokuyordu. Kapıda iki çocuk oturuyordu, acaba birisi onunki olabilir mi diye düşünmüştüm, yanılmayı çok istiyordum; bir çocuğu olsun, doğru söylüyor olsun ama buraya kadar diyordum. Bir evladı olsun ama hasta olmasın, bir doğru bir yalan olmasını veya iki yalan olmasını istiyordum. Söylediği iki şeyin ikisinin de doğru olmasını istemiyordum, “İnsan neden kendisine yalan söylenmesini ister ki?” diye sordum kendime, rahatsız edici gerçekleri duymak istememek gibi değil bu durum. Giriş katta oturuyormuş, pencereden bana baktığını fark ettiğimde anladım. Yeşil bir sokak lambası gibiydi gözleri ve ben sadece o bakışların altında ve karanlıkta olmak istiyordum.

“Ne istiyorsun benden?” dedi kararlı ama yumuşak bir ses tonuyla. Bu soru karşısında pekiyi alabilecek bir cevabım yoktu, sınıfı geçecek kadar puan almaya odaklı ezberci bir öğrenci gibiydim, “Hiç!” diyerek boş kağıt vermem gereksiz bir isyan olmuştu. “Seni merak ettim.” diyebildim, uyduruyordum, kağıt dolu görünsün işte. Zaten sınıfı geçme olayını diğer derslerden çaktığım için çoktan arkamda bırakmıştım. “Bir daha buraya gelme!” diye uyarı çekerken buradan başka herhangi bir yere gelebileceğimi kastetmiş olmalıydı, aksi halde “Bir daha karşıma çıkma!” gibi şeyler söylerdi. Detaycılığın avantaja dönüşme ihtimali varsa hile yapmakta pek sakınca görmemişimdir. Son girişimimde kumar oynanan bir batakhanenin arka bahçesine çıkarıp sırtımda sopa kırmışlardı ama huylu huyundan vazgeçmez derler, kazanmak için başka ihtimalin kalmamışsa riskleri göze alman gerekir. Kaybedeceğin son şeye hala dokunabiliyorken elinde tutmak için bazen her türlü pisliği yapman gerekir.

O akşam eve aklımda iki cevapsız soruyla döndüm; birincisi üç aydır ödeyemediğim elektrik faturası nedeniyle yine soğuk suyla banyo yapmak zorunda olmaktı, ikincisi ise ertesi gün merdivenlere giderken yeşil gözlere götürecek bir şeyimin olmamasıydı. İkisi de halledilebilirdi, en azından soğuk suyun ve cümlelerim vardı. Bütün geceyi soğuk suyun altına girmeyi erteleyerek, sigara içerek ve ona mektup hazırlamaya çalışarak geçirecektim. Eskiden kalma yarım şişe viski ve güzel bir el yazısı ile her kadını etkilemenin mümkün olduğu bir hayal dünyam vardı.

Gece ve gün boyu bir şey yemedim, toplam yedi lira param vardı, bir mektup yazmıştım ve biraz viskiye sahiptim. Eğer yarım şişe viskiyi satabilecek bir yer olsa zengin bile sayılırdım. Boğazdan mideye yakıcı bir sıvı yollamanın bu kadar keyifli ve pahalı olması eylemi gerçekten anlamlı kılıyor mu bilmiyorum. Paraya pek önem vermezdim, önemsizliğim tam olarak bu yüzdendi benim. Paraya değer vermediğini iddia eden insanların gözünde paradan daha değerli olmak için gençliğimi harcamak, üç beş kuruş faiz batağında geri dönüşü olmadan yok olup gitmişti. Şimdi ise para için dilenmekte bir sakınca görmeyen birinin yanına gidiyordum, acaba para için dilenen insan mı, yoksa dilenen kişiye para vermeyen insan mı daha karakteri zayıf olandı? O pozisyonda aklım kalbimden bağımsız karar veremeyeceği için bu sorular tamamen anlamsızdı.

Merdivenlerde yoktu. Dün ile bugün arasındaki tek fark onun basamakta yarattığı küçücük boşluktu, yine kimsenin farkında olmadığı ama benim içinde açılmış kocaman bir boşluk. Hayattaki değerimiz buydu bizim, yaşadığımız, gezdiğimiz veya güldüğümüz hiçbir yerde iz bırakamıyorduk. Nefret edilmek dışında hatırlanmıyor, içimizden geçen hiçbir yeri veya kişiyi unutamıyorduk. O benim gibiydi, ikimiz de var ile yok arasında sıkışıp kalmıştık. Evine yöneldim, verdiğim minibüs parasından sonra dört buçuk liram kalmıştı. Köşedeki büfede oturup bir bardak çayla birlikte simit atıştırsam, üstüne de bir sigara yaksam padişah da ben olurdum sultan da. Geçen ayın maaşıyla aldığım iki karton sigaranın son paketini içiyordum zaten, yettiririm diye düşünmüştüm ama biraz azalınca “Zaten yetmeyecek!” diye isyan edip daha fazla içmeye başlamıştım. Yeni bir şey değil, yetmesi gereken şeyler hep az gelirdi, bu üçüncü kuraldı. Binanın girişine varmışım farkında olmadan, pek düşünmeden içeri daldım. Dün penceresine çıktığı kapıyı çaldım, kapı beni kovacak gibi duruyordu. Sanki başkası çalsa daha çok ses çıkaracakmış da şu an az ses çıkarmak için kendini sıkıyormuş gibi inliyordu. O hissi babamın yanında uyuduğum günlerden biliyordum; cumartesi geceleri babamla uyurdum çocukken, pazar sabahları ondan erken uyanıp yatakta kıpırdadığım için azar işitmişimdir hep. O günler ben de öyle sıkardım kendimi, sanki ilahi bir kudret beni kıpırdanmaya itiyormuş gibi. Babamın uykusuz kalma endişesiyle bunu yaptığını anladım sonraları, uykusuzluk insanın ifade edemeyeceği bir çile biçimiymiş. Empati yeteneğim çıtayı yine çok başka bir seviyeye çekmişti, bir kapıyı ve babamı anlayabilmiştim. Hata yapmaya ne kadar müsait olduğum buradan bile belliydi aslında. Kapı kendini sıkmayı bırakıp bütün merdiven boşluğunda yankılanan bir gıcırtıyla açıldı, karşımda gördüğüm kişi olmasını beklediğim kişi değildi.

Adam bir kaç saniye içinde denize geri bırakılmadığı taktirde can verecek bir balık gibi bakıyordu. Bu bakışı anneannem öldüğü gün son kez gözlerime baktığında görmüştüm, ölüm ifadesi onun da yeşil gözlerinde böyle tezahür etmişti. Adam kadının babasıydı, bunu gözlerinin ışığı sönmüş yeşilinden anladım. İnsanın içine içine bakıyordu. “Evde değil.” dedi, ne için orada olduğumu hemen anlamıştı. Anladığı tek şey bu değildi, elimdeki poşette duran viski şişesine çoktan gözlerini dikmişti bile, önceki gün biraların ona alındığı anlaşılıyordu. Herhalde çok hasta diye düşündüm, son günlerini yaşarken yasakları bir kenara bırakmış alkole devam etmekteydi. Tüm yasakları kaldırmak için ölecek olma gerekliliği sarsıcı bir şeydi. Yasaklarla yaşamaya alışmak veya yasaklar olmadan ölmeyi beklemek, hayat bu ikisi arasındaki çizginin kalınlığında saklıydı. Viskiyi ona uzattım, bir davet beklentisi vardı bu tavrımı altında. “Gel beraber içelim.” dedi adam, kabul ettim. Kapıdan içeri girdim, pek az eşya vardı ve kimseye ait değildi. Buranındı, bu evin eşyalarıydı hepsi, başka hiçbir evde burada durduğundan daha çirkin duramazdı.
Viskiyi kendi bardağından içmemek bana hep dert olmuştur. O gün de öyle olmuştu, hiçbir zaman viski içemeyeceğini düşünen insanların olduğu bir evde bardağının da bulunmaması son derece normaldi. Su bardağından fazlasıyla asidi kaçmış kola ile azıcık viski karışımını içtik bir süre. İkimiz de konuşmak için kadının gelip destur vermesini bekliyor gibiydik, aslında konuşacak fazla şeyimiz de yoktu; amaçlarımıza karşılıklı olarak ulaşmıştık zaten. Beklediğimiz şeyler gerçekleştiğinde o anın bozulmaması için eylemsiz kalmayı tercih etmiş insanlardık; birimiz alkole, diğerimiz daha fazlasına bağımlıydık. Gayet işten çıkmış bir kadın gibi geldi; rengi açılan yüzü gözlerini iyice ortaya çıkarmıştı ve suratının kenarından aşağıya akan kahve saçları incecik boynuna dökülürken kadın olduğunun altını çiziyor gibiydi. Her açıdan mükemmel değildi ama pek çok açıdan kusursuzdu. Bu hayatla, bu evle, bu adamla, önceki gün gördüğüm kadınla onu bağdaştıramıyordum. Aklım son derece rahatsız edici düşüncelerle doluyordu; son günlerde izlediğim ucuz bir aşk filmindeki boktan sevişme sahnesini hatırlamıştım, ekrandaki çift beraber olurken sigara içiyordu. Onunla çırılçıplak vaziyette sağlığa zararlı şeyler yapmak istiyordum. Şaşırmıştı beni içeride gördüğüne “Ne işin var burada?” diye sordu üzerindeki polyester yağmurluğu çıkarırken. Sorudan çok ortaya çıkan ince beline takılmıştım, kafamın içinde ellerimi gezdirmeye başlamıştım bile vücudunda. Aklımı bu sorulardan arındırıp “Biraz konuşalım istedim.” dedim sakince, konuşacak vakti olmadığını belli edercesine salladı elini, “Kaybedecek vaktim yok, çabuk söyle.” dedi. Benim bir vakit kaybı olduğumu bu kadar çabuk anlamasına şaşırmıştım, “Öyle değil, belki oturarak.” dedim, odadan çıkarken henüz cümlem bitmemişti. “Üç kuruş para verdin diye becermeye mi niyetlendin?” diye bağırarak koridorda ilerledi. Aslında doğru söylüyordu, tam olarak istediğim şey onu becermekti ama para verdiğim için değil, sanırım para vermesem de onu becermek isterdim. Babası bu sözlerden rahatsız olup bardağını kafasına dikmişti, kahırlandığı zaman kendini içkiye vuran bir insan olduğu belliydi. Ancak alkol almak için kahırlanmasına gerek olmadığını henüz kendisi bile fark edememişti. Kalkıp arkasından yürüdüm, arka odada bir şeylerle uğraşıyordu. Sesleri takip edip buldum onu, mutfağa benzeyen bir bölmede ilaç hazırlıyordu babası için, bunu yapmaktan nefret ettiğini belli eden tavırlarla elindekileri sağa sola çarpıyordu. Omzuna dokunmak istedim, usulca arkasından sarılıp başımı saçlarına gömmek istedim. “Seni tanımak istiyorum.” dedim. “İşte geldin tanıdın, bende bundan daha fazlası yok!” diye çıkıştı yine. Küskün bir insandı belli, mecbur kalmadıkça kimseyle konuşmak istemiyordu. “Seni becermeye niyetliyim evet.” dedim, bu çıkışım üzerinde etkili olmuş olacak ki dönüp gözlerimin içine baktı. Ona tecavüz falan etmeden rahatsız oldu sanıyorum, “Dışarıya çıkıp konuşalım mı?” diye sordu sessizce. “Dışarıda çay kahve ısmarlayacak param yok.” dedim. İlaçları alıp elinde bir bardak suyla babasının yanına gitti.

O ilaçlar alkolle birlikte yan etki oluşturur muydu tam emin değilim ama sanırım ikisi de bunun ölümle sonuçlanacak bir şey olmadığını biliyorlardı. Artık sağlıklı kalmaya çalışmayı bir kenara bırakmış, sadece yaşanacak acıyı azaltmaya çalışıyorlardı diye düşünüyorum şimdileri. Çay demledik sonra, arka balkondan apartmanlarla çevrili küçük bir bahçeye geçtik, öyle şirin bir yer değildi. Daha çok üst katlardaki insanların bir şey düştüğünde bile almak için inmek istemediği bir yere benziyordu, yerlerde kadın pedinden yarısı yenmiş bir ekmeğe kadar her şey vardı. “Çocuğun yok.” dedim çayı karıştırırken, şeker atmayı bırakmıştım ama çay kaşığı çevirmeyi bırakamamıştım. “Yok.” dedi, yalanı yüzüne vurulan bir insandan çok bunu söylemeye mecbur kalmış bir kişinin ifadesi vardı suratında. “Ama çalışıyorsun?” dedim, “Evet, evlere gidip temizlik yapıyorum. Bazen dilenmek zorunda kalıyorum, bazen onun bunun altına yatıyorum. Biliyor musun, dilenmek orospuluktan daha kıymetli. Adamlar beni becerdikten sonra verdiği paraya acıyor ama dilenciye verdikleri paraya acımıyor. Dilendiğim günler bazen tecavüz etmeye bile kalkışan oluyor…” diye yanıtladı beni, epeycedir kimse bana bu kadar uzun cümle kurmamıştı. Ayrıca böylesine samimiyetle konuşuyor olması beni daha çok cezbediyordu. Elini tutup hepsi geçecek demeyi çok istedim ama tutamayacağım sözler vermeyi bırakmıştım. Kendime söz vermiştim bu defa, tutabilir miyim bilmiyordum ama en azından o günlük tutmuştum. “Neden daha düzenli bir iş yapmıyorsun?” diye sordum. “Düzenli olarak orospuluk yaptığım zamanlar oldu.” diye cevapladı, bana duymak istediğim şeyleri söylemeyeceği belliydi. Sonra mücadeleyi bıraktım. Karaya yüzmek mümkün değilse başka bir alternatif aramalı insan, kendini balıklara yem etmek bile gereksiz yorgunluktan daha iyi olabiliyor bazen. Üzerine varmadım, demlikteki bütün çay bitene kadar oturduk ve ben çaydanlığın küçük olmasına dertlenirken, o bir an önce çıkıp gitmeye konsantre olmuştu. Gitti zaten, benim onu izlemek için yıllarca vaktim vardı ama onun benimle oturmak için pek zamanı yoktu. Karnım çok acıkmıştı, aç olduğumu sadece birazcık iyi olduğum zamanlar hissederdim. Bahçeye düşmüş olan ekmeğin yiyilebilir olup olmadığını merak ediyordum. “Aç mısın?” diye sordu, “Açım.” dedim. Bir iki lokma bayat kek getirdi mutfaktan, yarın sabahı çıkarırdım bunlarla. Kral da bendim, padişah da. Gitti sonra, bahçede kekleri yedim, içeri girip kalan sigaralarımdan bir tane daha içerken bir bardak daha viski ve kola karışımı indirdim mideye. Muhteşem bir gündü, kalkıp gittim, ertesi gün yine gelecektim.

Ertesi gün de gelebilmek için tek minibüsle gittim onca yolu. Epeyce yürümem gerekmişti ve yürümeyi pek sevmezdim bugün dışında. Bugün biraz umut vardı içimde, bacağım ince ince sızlıyordu. Bir mermi vardı bacağımın içinde, yıllardır orada duruyordu. Güzel ülkemin bana verdiği hatıra, bir miktar tazminat, cüzi bir maaş ve bacakta kalan bir kurşun olmuştu. Dert değildi, fiziksel yaralar bir biçim iyileşiyor, iyileşmeyen yaraları olmasın insanın.

Sabahı zor ettim, işe gitmeden bir kez daha görmek istemiştim onu; nasıl olsa akşama yine orada olacaktım, beklerdim sağda solda kendi kendime çene çalarak. Kapısının önüne son bozukluklarımla gitmiştim, karnım hala tam olarak acıkmamıştı ama binanın önünde gördüğüm kalabalık içimi kaldırmıştı. Komşular ve esnaf olmalıydı, gidip sordum; babası ölmüştü. Onu görmeye çalıştım, sanki acısını paylaşıyor gibiydim. Çevrede tuhaf tuhaf insanlar vardı, hiçbirini onun akrabası olmaya yakıştırmamıştım. Üzüntüsünü içine atar gibi bir hali vardı, bir an önce toprağa vermek istercesine aceleci tavırları bana devlet hastanelerini anımsatmıştı. Babasını birlikte gömdük, mahallenin bakkalı kasabı gibi insani görevini yapmaya çalışanlardan başka kimseler yoktu. O gün bana ilk defa sarıldı ve bana kimse öyle sarılmamıştı annemden başka. Buram buram gelecek kokuyordu, teselli etme konusunda okuma yazmayı yeni çözmüş gibiydim…

Neredeyse bir haftayı birlikte geçirmiştik onun evinde, maaşım yatmıştı ve babasının yatağını kaldırmıştık. İlaçlarını atmış, kıyafetlerini bir yol kenarına bırakmıştık. Cuma günü git dedi bana, ikiletmedim ama belli zordaydı. O gün evime dönmesem gece yatağına gidecektim, onunla olmak isteyişimi tuttuğu yastan sebep erteliyordum, içimde hala biraz saygı kalmıştı. Hala biraz insandım o zamanlar.

Sonraki hafta öğrendim, pezevenkler cuma ve cumartesi akşamı işe çıkarıyormuş zorla. Belki böbreğimi verememiştim ama şimdi bir amacım olmuştu. Ne yapıp edip onu bu işten çıkaracaktım, bu konudaki acemiliğim sudan korkan bir çocuğun yüzme kursunda geçirdiği ilk gün gibiydi. Aşmam gereken çok engel oluşmuştu bir anda. Kendisiyle konuştum önce, pek sıcak bakmadı, korkuyordu. Senet imzalatıp babasının ilaçları için borç vermişler epeyce, iş hayatı asla değişmiyor; orospu bile olsan senin kazandırdığın parayı yine sana borç veriyorlar.

O adamlarla savaşacak gücüm yoktu, bir defa konuşmayı denedim ama umursamadılar bile. Polise gittim, kendisi gelsin dediler. Yüzlerinde “Kimi kime şikayet ediyorsun?” diye soruyormuş gibi bir ifade vardı. Çaresizliğin başkası adına olan modelini orada yaşamıştım, kendin için çaresiz kalınca kimseye açıklama yapman gerekmiyor. Hoş, benden bir açıklama ya da yardım beklediği de yoktu zaten. “Gazi olurken aldığım bir miktar tazminat duruyor kenarda, beraber kaçalım buralardan.” dedim bir gün. Onunla kaçma fikrinin bünyemde zikretmesine epey şaşırmıştı, “Benim gibi biriyle…” diye başlayan anlamsız cümleler kurmuştu. Seviyordum, bir kez daha, son bir kez olması umuduyla. İnsan artık hayatının daha kötüye gidemeyeceğini düşündüğü günlerde bile birini sevebiliyormuş. Elinde kalan son şeyleri bile sevgi kırıntıları uğrunda harcayabiliyormuş. “Evet tam olarak seninle, gözlerinle.” dedim. Ağlamıştı, o gün öpüşmüştük, dudağıma tuzlu gözyaşı bulaşmıştı.

Paramı alıp eskiden tanıdığım ve karanlık işlerle ilgilendiğini bildiğim bir kaç kişinin yanına gittim. İnsan yoldan çıkmak isteyince bunun ne kadar zor olduğunu fark ediyormuş. Önceleri bir defa ot içmek istediğim zaman alacak yer bulamayıp eve boş döndüğüm gün fark etmiştim bunu ama benim hayatıma o kadar uzak bir konuda yaşadığım zorluk epey vaktimi aldı. O süre içinde cuma ve cumartesi geceleri hiç uyumadım, böyle bir şeyi bilerek yaşamak işkencenin çok derin bir şekli. Kendimi hiç affetmeme nedenlerimden biri budur. Oraya buraya derken samanlıkta iğneyi, çölde kutup ayısını, kutuplarda bedeviyi bulmuştum. Her gün gazetelerde gördüğünüz adamları arayarak bulamıyorsunuz, polislere hak vermedim desem yalan olur. İnsanların sır saklamakta ne kadar başarılı olduklarına inanamamıştım.

Elbette bir cuma gününü belirlemiştim, bir hafta sonunu daha aynı şartlarda geçirsin istemiyordum. İtalya ayarlamıştım, bana epey pahalıya mal olmuştu ama önemi yoktu. Yapacaktım. O günün sabahı en güzel elbisesini giymişti, evinden çıkarken ışık saçan gözleri ıslak misketler gibi görünüyordu. Taksiye binip bizi alacakları yere gittik, bir sorun çıkmamıştı içimde oturan iri yarı hayvandan başka. Boğazım düğümlenmişti, epeyce kötü hissediyordum kendimi. Karma iyilikle kötülüğün karışımıydı bugün, benden yana olan hiçbir şey yoktu. Pek konuşmadık, hep ona bakmayı tercih ediyordum, oysa camın dışında deniz varsa ve arabadaysam hep dışarıya bakardım. Teknenin kalkacağı yere götürdüler bizi, yolda bir çok parçam kalmıştı. Tek parça kalmam muhtemeldi çünkü artık pek de kırılacak halde değildim.

Sahilde söyledim gerçeği, bana ilk defa bu kadar sevgi dolu bakan yemyeşil gözlere; param iki kişiye yetmemişti, gücüm kendime kadar yetmemişti. Kabul etmedi önce, başka bir çıkış yolu aradı bir kaç dakika. Susturdum, öptüm iki yanağından. Sarıldım boynuna, ilk defa birine anneme sarıldığım gibi sarılmıştım. Şansın ve hayatın ondan yana olmasını istemiştim, herkes ikinci bir şansı hakkederdi. Benim son şansım buydu belki, “Başka bir zaman, başka bir hayatta.” dedim, “Elbette…” dedi. Sarıldık bir defa daha, geceye kadar orada bekleyeceklerdi, ben onun değil; o benim arkamdan el salladı. Gerçek bir vedayı onunla yaşamıştım…

Böbreğimi bile vermeye hazırdım onun için hiç tanımazken. Nefret ettiğim kalabalıkların içindeki bir merdivende buldum onu ve kendimi. O beni ben yaparak, beni tekrar iyi bir insan yaparak gitti. Ben kaldım, daha iyiydim bir zaman. Sonra o herifler beni buldu ama o da başka bir günün hikayesi…

Devam eden birkaç gün haberleri okudum, ne batan bir tekne ne de yakalanan kaçaklar yoktu. Haberlerin sadece kötü şeyleri anlatmasına biraz olsun sevinmiştim…

Bir cevap yazın

KAPAT