Sabun Köpüğü Edebiyatında Son Nokta
Fotoğraf - Hamish Weir

Sabun Köpüğü Edebiyatında Son Nokta

Geçtiğimiz günlerde ikinci el kitap dükkanlarında omuzlarıma yüklenen edebiyat ağır geldiğinden, biraz sabun köpüğü sanat görmek için büyük ve meşhur kitapçılardan birine girdim. Pek huyum değildir aslında, genelde salaş ve saman kağıdı kokan yerler daha huzur verici oluyor. Bunu entel kasıntısı olarak algılamayın, samimi olmak gerekirse bu alışkanlığın çıkış noktası parasızlık. (Bu arada entel kelimesinin hakaret olarak kullanıldığı başka bir ülke yoktur diye tahmin ediyorum ama bu başka bir günün konusu.)

Bir şekilde kitap okumaya başlayan ve bunu alışkanlık haline getiren herkes zaman içinde değişik alanlardan şeyler okuyor. Mesela bir dönem polisiye romanları tutkunu olan bir kişi daha sonra aşk, ardından felsefe, kişisel gelişim veya gerilim türünü sevebiliyor. Sonra tekrar polisiyeye veya bambaşka bir alana dönebiliyor, zaten eleştirdiğimiz konu bu değil. Aslında olayın iyi yanı da bu; ne şekilde olursa olsun, insan okumaya devam ettiği sürece bir şekilde kendine hitap eden yazarları ve yazım tarzlarını benimsiyor, algısını geliştiriyor.

Sabun köpüğü.

Çok satanlar rafları nasıl “Ismarlama Bebek, Şahane Gelin, Kötü Çocuk, Yemin, Kusursuz Ajan, Karanlık Lise (Bunun bir de Karanlık Lise 2 olanı var.)”… gibi kitaplarla doldu gerçekten anlamıyorum. Geçen gün Twitter’daki Ben Edebiyat Değilim adlı topluluğun paylaşımında gördüğüm bir tanesinden kısa bir alıntı yapayım mesela (Söz konusu çift bebek bekliyor ve cinsiyetini öğrenmek için hastahaneye doğru gidiyorlar.);

“Alıntı.”

“Bebeğim sakin ol, doktor bu ay kesin öğrenirsiniz dedi ya… Geçen ay göstermemiş ama bu ay kesin gösterirmiş.”
“Of inşallah gösterir aşkım…”
Bir an duraklayan Mehmet, aklında yanan bir ampulle anında Yeliz’e döndü.
“Eğer erkekse göstersin tabii de, ya kızsa yaa… Şu hale bak, göstersin diyip duruyoruz. Bacaklarını kırarım kızsa ve gösterirse…”
Duyduklarına inanamayan Yeliz elini deli işareti yaparak salladı.
“Sen valla delisin. Çığır açtın aşkım kıskançlıkta… Ultrasonda cinsiyet görmeye giden kaç baba senin gibi düşünür acaba?”

Omuzlarını silken Mehmet yoldan gözünü ayırmadı.

“Bana ne be elalemin genişliğinden… Benim kızım öyle orasını burasını açıp gösteremez.”
Gözlerini kapayıp geri yaslanan Yeliz bıkkınlıkla konuştu.
“Sür Mehmet, Allah aşkına konuşmadan sür şu arabayı… Zaten canım burnumda heyecandan.”
Muayene odasına girdiklerinde, Mehmet endişeli ve kızgındı. Yeliz’in kulağına eğilip fısıldadı.
“Bir tane kadın doktor yoktu değil mi? Bula bula yarma gibi herif buldun doktor diye. Ben bu adamı bir gün öldürürüm, haberin olsun. Bir de eveeett Yeliz Hanım, açalım karnımızı, demiyor mu? Ne açıyosun lan sen, ne açıyosun puşt!”
Yeliz uzanıp kocasının dudaklarını öpmeye başlamıştı. Bu adama ger geçen gün daha fazla aşık oluyordu. Hele böyle şapşal olduğu zamanlarda…
“Sakin ol benim seksi odunum. Böyle kızınca çok dayanılmaz oluyorsun, bak valla kilitliycem kapıyı atlıycam üstüne…”

 

Bu nedir hacı abla?

Harfi harfine yazdım ve üzülerek söylüyorum ki sayfa içeriğime şöyle bir şey koyup koymamakta çok kararsız kaldım. Neyse, bakın bu kitabın yazarının adı “Nehir Erdem“. Bu kadının üç yıl içinde dört tane senaryosu var; Sen Anlat Karadeniz, Ver Elini Aşk, Şahane Damat ve İnadına Aşk… Bitmedi, aynı üç yıl içinde dokuz tane de kitabı var; Deli Divane, Huysuz ve Ruhsuz, İki Entrika Bir Düğün – İsmail, Aşkın Adı Yahya, Aşk Olsun – 1, Aşk Olsun – 2, Görünenin Ötesinde, Çiçek Kızlar, Barut – Lodos’un Oğulları. Bir şey söyleyeyim mi, ben üç yıl içinde dokuz kitap okumayan insanlar tanıyorum. Kadın dokuz kitap üstüne de dört tane senaryo yazmış, takdir etmek gerek. (Vallahi ben şurada daha güzel yazmışım.)

Neresinden tutsam elimde kalıyor bu mesele; Satıyorsa talep görüyordur.” durumu mu, yoksa “Çöp içeriğe sahip bile olsa ben rafıma koyar satarım” diyen mağazalar mı daha korkutucu bilemiyorum. Oysa bu ülkede hala gerçek okuyucu diye nitelendirilebilecek bir kitle var ve bu insanlar bahsettiğim mağazaların raflarını bırak depolarında bile aradıkları kitabı bulamıyorlar.

Düşünün, geçen haftalarda bir arkadaşıma Her Otostopçunun Galaksi Rehberi” adlı kitabı hediye etmek istedim ve bahsettiğim mağazalardan birinde sıfır olanını bulmak iki günümü aldı. Hatta şimdi link koyarken İdefix’in web sitesinde de stokta olmadığını gördüm. Evren benimle dalga geçiyor olmalı, şu sıralar yanımda havlu bulundurmayı ihmal etmesem iyi olacak.

Sabun köpüğü sanat.

Sanat için sanat mı, yoksa toplum için sanat mı? Ben bu soruya bir de “Ego için sabun köpüğü edebiyat mı?” diye bir şey eklemek istiyorum mesela. Çünkü benim bildiğim kadarıyla sanat toplum için veya sanat için olması fark etmeksizin bir şekilde eser sahibinin hayal dünyasını veya bilgi birikimini aktarması için var.

Bir heykele baktığımızda onun penisinden ziyade vermek istediği toplumsal mesajı almaya çalışırız. Bir kitabı okurken ya hayal dünyamızı güzelleştirmeye da bilgi birikimimizi artırmaya çalışırız. En kötü ihtimalle bir tablo alır eve gelen misafire hava atarız. Ancak bununla hava atması gereken, ego mastürbasyonu yapması gereken biz olmalıyız, üreten kişi değil.

Bütün bu üretilen boş içerikler özellikle edebiyat anlamında beni kötü etkiliyor. Yazarın zırvalıklarının dışında onaylayan editörler ve yayımlayan kitap evleri yüzünden bu otoritelere olan saygımı da yitirdim. Bununla birlikte şuna inanmaktayım, bence bu ülkede sırf böyle şeyler okunduğu ve basıldığı için bir şeyler yazmayan çok iyi yazarlar var.

Bu insanlar aslında çok güzel şeyler üretebileceği halde şu fotoğrafa bakıp aynı yaftayı yemekten korkuyorlar. Şahsen ben korkuyorum. Bir kitabım var, bitirdim ama yirminci keredir baştan okuyorum. İçime sinene kadar da okuyup düzenlemeye devam edeceğim. Asla sırf yayınlasınlar diye bu tür şeyler basan rezil yayın evlerinin kapısını çalmayacağım…

Sabun köpüğü edebiyat.

Bu insanların vizyonsuzluğu ülkedeki sinemayı, müziği, dansı, tiyatroyu ne kadar saçma bir hale getirdi hepimiz gördük. Sırada edebiyatın ırzına geçmek vardı ve nihayet o da oldu. En azından hala kaliteli içerik üreten sanat insanları var da sırf onlar mücadeleyi bırakmadığından güzel bir şeyler okuyabiliyoruz. Yakında onlar da beyin göçü yaşayıp küserler ise o zaman sıkıntıya düşeceğiz.

“Ne kadar çok kitap okursanız okuyun, okumadıklarınız her zaman daha fazladır.” demişler. Biz bir biçim kendimizi kurtarırız, binlerce kitap bile okusak yetmediğine inanıyoruz çünkü. Biz okuya okuya gelişiyoruz ama siz yaza yaza bile gelişemiyorsunuz. Çekin o pis ellerinizi edebiyatın üstünden, sabun köpüğü sanatınız sizin olsun. Siz kapağında isminin yazdığı bir şeye ait olmayı haketmiyorsunuz. Yallah Wattpad’e…

Bir cevap yazın

KAPAT