Kitap Okumanın Avantajları ve Dezavantajları
Fotoğraf - RawPixel

Kitap Okumanın Avantajları ve Dezavantajları

Eğer bir korsan kitap tezgahı görürseniz, o tezgahta mutlaka Oğuz Atay’ın “Tutunamayanlar” eserini de görürsünüz. İşte bu toplumun ikinci gündemi, belirlenmiş moda kültürüdür. Çünkü bugün iyi bir okuyucu olmak için düzinelerce kitap okumanız gerekmiyor. Bu ve bunun gibi birkaç tanesini okumuş olduğunuzu söylemek sizi o an için kurtarmaya yetecektir. Bunun üç sebebi var; birincisi bu akımla hareket eden insanların bu kitabın yanında en fazla bir de Olasılıksız’ı okumuş olması. İkincisi çok daha fazla birikime sahip olan insanların en azından bu kitapları okumuş olduğunuz için sizin adınıza sevinerek bir çeşit içsel mutluluk duyması. Sonuncusu ise kitap okumakla hiç alakası olmayan kişilerin “Oha o kalınlıkta kitabı nasıl okudun?” diye gururunuzu okşaması. Hangisi daha vahim siz karar verin.

Aklınıza bu kitapları yermek gibi bir niyetim olduğu gelmesin, hepsi çok değerli eserler, ancak kişisel olarak toplumda aşırı moda olmuş şeylere karşı garip bir tutumum var. Metallica’dan Nothing Else Matters veya Tarkan’dan “Kuzu Kuzu” ya da buna benzer aşırı popülerleşmiş parçaları dinleyemiyorum mesela.Çok ayağa düşmüş gibi hissediyorum sanırım. Tabi bu noktada bu meseleyi içselleştirip farklı olma çabası ile gevelediğimi düşünebilirsiniz, ancak benim anlatmak istediğim şey benden biraz daha öte.

Sorun.

Meselenin çıkış noktası kitaplar ve şarkılar gibi görünse bile, daha büyük bir toplumsal kaygıya neden oluyor farkındalığı normalin biraz daha üzerinde olan insanlar için; bazı insanların, kurumların ve markaların işlerini diğerlerine nazaran daha iyi yaptığı su götürmez bir gerçek, ancak hayatımızın her alanında kullandığımız materyaller, tükettiğimiz gıdalar, yiyip içtiğimiz mekanlar, toplumsal davranışlarımız, ahlak anlayışımız ve buna benzer her şeyi, sırf toplumun geneli tarafından kabul gördüğü için mi sorgulamadan kabulleniyoruz? Ya da bu şeylerin en kaliteli, en doğru, en iyi olduğuna mı inanıyoruz? Yoksa böyle olması gerektiği için mi?

Bu noktaya kadar sorgulayan bir insan gibi görünüyor olmak ilgi çekici olabilir. Fakat ortada şöyle bir problem var, tüm bunları sorguladığımızda, toplum popüleritesinin dışına çıkabilecek kararlar alabilecek kadar donanımlı değiliz. Örneğin bir araba alacağımız zaman, eğer tamirci değilsek bir aracı kendi başımıza nasıl değerlendirip, “Siz buna iyi diyorsunuz ama bu araç fiyatına göre o araçtan daha iyi!” gibi bir sonuca varabiliriz? Yahut bir kıyafet, tekstilci değiliz veya toplumun genel etiğine aykırı bir tavrın doğruluğunu savunmak için gerektiği kadar bilge bir kişilik miyiz?

Aslında bu noktada kahvehanede ve berberde günde üç defa ülkeyi refaha kavuşturanlar takımından bir farkımız kalmıyor. Bu sorular böylece sonsuza kadar gidebilir ve biz cevaplara dair hiçbir şey bilmiyoruz. Cevapları nerede bulacağımız ise o korsan kitap tezgahından başlıyor. O tezgahlarda olmayan kitaplar, bize aradığımız tüm cevapları vermek için bir yerlerde bizi bekliyor. Bu noktaya gelmeden önce genel kanının “İşte bu popüler! Bunu almalısın! Bunu yemeli, bu olmalısın!” uygulaması yönünde olduğunu kabul edebiliriz.

Soru.

Peki diyelim bu sorgulama evresini atlattık ve belirgin bir bilgi birikimi kazanmayı kendimize motto edinerek bir odaya kapanıp sürekli okumaya başladık. Konu olarak arabaları seçtik ve arabalar ile ilgili yazılmış ne kadar bilgi içerikli kitap varsa alıp okuduk. Hayattaki amacımız en iyi arabayı almak ise, yani sadece bir arabayı alırken bir miktar daha iyi olanı seçebilmek için bu kadar emek vermeye değer mi? Örneğin bir kişiyi bile toplum popüleritesinden uzaklaştırıp “Bak bunu al, bu daha avantajlı.” gibi bir başarıya bizi götürür mü? Yahut evliliğin insan hayatında belirgin bir irengi noktası teşkil ettiği toplumumuzda, “Dur bakalım evlilik neymiş, ne değilmiş?” diye bir kaygı ile bir ton kitap okumak sonuç olarak bize ne kazandırır? Evliliğin aslında insan doğasına aykırı bir kurum olduğunu en büyük bilim insanlarının kaleminden okumuş olmak bize ne gibi bir avantaj sağlar?

Cevap, hiç.

Bir gece nöbet tutarken gökyüzüne bakan bir askerin aklına; “Uzay ne kadar da büyük, acaba gerçekten Allah var mı?” diye bir soru takılır. Adam o günden sonraki uzunca bir zamanını yaradılış, dinler tarihi, dinlerin toplum üzerindeki etkisi, evrim, insan zihninin yaratıcı isteği, süper ego ve buna benzer bir sürü ana başlık altında pek çok makale, tartışma, kitaplar okur. Bir zamanlar tanrıya inanan bir insan artık inanmamaktadır. Sonuç olarak hayatından bir şey çıkıp gitmiştir.

Bu kişinin sırf bu bilgi birikimine eriştiği için toplumdan bir miktar dejenere olmasının dışında kendisine sağladığı fayda içsel bir huzurdan başka hiçbir şey değil aslında. Çünkü örnekteki kişi hayatı boyunca ne kadar anlatırsa anlatsın, bir kişiyi bile kendi bakış açısına kaydıramayacak veya bir kere evlenip boşanmış bir insan evlilik hakkında derin bir araştırmaya girdiğinde elinde kalacak olan sonuç “Bir daha evlenmeyecek.” olmaktan başka hiçbir şekilde tezahür etmez. Otomobiller ile ilgili alması gereken tüm teorik bilgiyi almış bir kişi “Tüm arabaların aslında x tutarından fazla maliyeti yok, dolayısı ile bu kapitalist sistemin dayatmasıdır, sonuç olarak otomobil almak gereksizdir.” den öte bir sonuca gidemez. Bu ve bunun gibi örnekler hayatın her alanında uygulanabilir.

Cevap hiç dedik, aslında bu kadar sığ olmayabilir. Çözüm kitap mı?

Korsan kitap tezgahlarında satılan “Bestseller” eserler bile hayatımıza bir şeyler katabilir. Ancak bu katkı bizi daha iyi, daha zengin, daha ahlaklı, daha düzgün bir birey yapmaz. Aksine bilgi çoğaldıkça hayatımızdan bir şeyler gider. Biz çoğaldıkça bize ait olanlar ve ait hissettiğimiz şeyler azalır. Örneğin, annesini taparcasına seven bir insan Freud’la tanıştıktan sonra annesini genetik bir akraba statüsüne kadar indirgeyebilir. Bu noktada algıda seçicilik devreye girer. Marx’la tanışan bir kişi yaşadığı ülkeden nefret edebilir, Nietzche okumayı seven bir kişi içinde bulunduğu topluma kin besleyebilir.

İşte tam olarak bu perspektiften bakıldığında bilgiye ulaşmanın, öğrenmenin bize olan katkısı aslında hayatın içindeki şeylerin çoğunun sistem dayatması ve toplum popüleritesinden daha fazlası olmadığı gerçeğine çıkarıyor bizi. Hayatımızı gereksiz yere işgal eden şeylerden yavaş yavaş ve sindirerek kurtuluyor olmak bilginin bize sağladığı en büyük katkıdır. Bir katkı başlığında bir şeyler kaybediyor olmak ise basit bir yanılgı paradoksundan fazlası değildir. Bu ve buna benzer bir farkındalıkla yaşayan insanlar Nietzche tarafından “Üstinsan” olarak incelenmiştir.

Aidiyet.

Topluma ait hissetmek adına yaptığımız tüm eylemler bir anda anlamsız gelmeye başladığında alt kültür olarak tanımladığımız başka bir kesim içerisine dahil oluyoruz. Kendimizi içinde bulunduğumuz topluluğa ait hissetmemek adına bu kültürü benimsiyoruz. Bu sefer de o kültüre karşı bir aidiyet duygusu oluşturmaya başlıyoruz. Toplumun genelinde kabul görmüş ahlak anlayışını farklı bir basitliğe indirgiyoruz. Bu popülerizmi kabullenmemek bizi büyük bir genellemeden alıp daha küçük bir genelliğin içine sokuyor ve toplumun geneline kızgın, aşağılayıcı gözlerle bakıyoruz. Bu dönem de geçici bir süreç oluyor. Birikim arttıkça insanları olduğu gibi kabullenmeye, toplum ahlakının ne gibi mantıklı nedenlerle bu mihenk taşlarına oturtulduğunu anlıyoruz.

İnsanları yönlendirmenin dünyaya ne gibi fayda/zarar denklemleri yarattığını daha net görmeye başlıyoruz. İşte o zamandan sonra kendi çizgimizi oluşturabiliyor ve hayata karşı özgün bir görüş yaratabiliyoruz. Tabi ki tüm bunlar içimizde olup bitiyor ancak, içsel olarak farkındalık sahibi olmak bizi pek çok şeyden mental olarak uzaklaştırıyor ve düşünce dünyamızda, kendi iç dünyamızda daha verimli bir insana dönüşüyoruz. Örneğin, “En azından kitap satıyor, korsan bile olsa, en azından kitap. En azından kitap okuyor, hava atmak için bile olsa.” gibi telkinlerde bulunabilecek olgunluğa erişiyoruz.

Ancak,

yüzyıllardır belirli azınlıklar tarafından topluma kandırıldığına dair mesajlar verilmeye çalışılıyor. Ancak dogmatizm öyle bir yer edinmiş ki hayatımızda, bir şeyleri olduğu gibi kabullenmek ve belirlenmiş kadere boyun eğmek hayali bir mutluluk yaratıyor. Kitaplarımız, kıyafetlerimiz, eşyalarımız, sosyal medya hesaplarımız, sevdiğimiz kadınlar, erkekler, çocuklarımız ve her şey çizilmiş kadere uyum sağlamamıza neden oluyor. Medya, liderler, ekranlar bizi kuklaya çevirmek, tüketici yapmak, fakirleştirmek için dönüp duruyor, üstelik başarılı da oluyor.

Ben ilahi bir kadere inanmıyorum. İnsanlık doğduktan sonra başka insanlar tarafından belirlenmiş bir kader çizgisinde yaşıyor. Bu her ne kadar “Şurada başına şu gelecek!” kadar keskin olmasa da, yediğimiz şeylerden düşündüğümüz şeylere kadar içinde bulunduğumuz toplumun başkaları tarafından belirlenmiş kaderiyle işleniyoruz.

Ya bir kukla gibi kendimizi mutlu sanarak böyle yaşayıp ölüyoruz ya da bir şeylerin farkında olan mutsuz biri olarak ölüyoruz. İlk ihtimal bizi ilgilendirmiyor. Ancak bir gün yanlışlıkla bile olsa bir şeyleri sorgulayıp peşine düşmeyi bırakmayan insanlar, önünde sonunda kendini ikinci gruba dahil oluyor…

Bir cevap yazın

KAPAT