Kapitalizm İnsan Doğasının Bir Gerekliliğidir
Fotoğraf - Lucas Favre

Kapitalizm İnsan Doğasının Bir Gerekliliğidir

Kapitalizm bize her ne kadar sanayi devriminden sonra var olmuş gibi empoze edilse de, aslında kökleri çok daha eskiye dayanmakta. Yerleşik hayata geçildikten sonra mülkiyet kavramının ortaya çıkmasıyla beraber, kapitalizmin temelleri de atılmış oluyor. Sürekli olarak artan; “Daha fazlasına sahip olma.” güdüsü, insan oğlunu dönüşü olmayan bir sistemin içine sokuyor. Evrimsel sürece baktığımızda insanın böyle bir ihtiyacı olduğu tartışmasız bir gerçek olarak yüzümüze çarpıyor. Yüzyıllar boyunca kendi bulundukları toplumların içinde güçleri veya yeterlilikleriyle statü kazanan insan, bu niteliklerin gereksizleşmesiyle birlikte ihtiyaç duyduğu konumu varlık üzerinden sağlamaya çalışıyor. Dolayısıyla kapital sistem bir dayatma olmasından ziyade bir ihtiyaç olarak önümüze çıkıyor. İşte bu yazı tam olarak bu konuyu incelemektedir. (Şarkı)

Kapitalizm dayatması.

Yıllarca tüm muhalif azınlıklar tarafından kaleme alınmış, anlatılmış, karşısında durulmuş olan bu konu, derinlemesine incelendiğinde içi boş bir safsataya dönüşüyor. Yakın tarihe baktığımızda bile bunun örneklerini görebiliyoruz; sosyalizm veya komünizm ile yönetilen ülkelerde bile halkın bu sistemlerden memnun olmadığını ve özgür şekilde alışveriş yapabilmeyi istediğini gördük. Hatta Küba’ya alışveriş özgürlüğü getirildiği dönemde halkın neredeyse bayram ettiğini bile izledik. Buradan şu sonuca varıyoruz; söylemlerde eşitlik, kardeşlik, statü farkının ortadan kalkması gibi kavramları savunan insanlara, Devlet gücüyle dahi kapitalizm dışı bir sistem pratik olarak uygulanamıyor.

Eşitlik.

“Bütün hayvanlar eşit ama bazı hayvanlar daha eşit.” (Hayvan Çiftliği)

Tüm insanların eşit şartlar altında yaşadığı bir toplum hayal etmek, her ne kadar kulağa ütopya gibi gelse de aslında uygulanabilir değil. Bunun öreniğini Rusya, Küba gibi ülkelerde gördük, Kuzey Kore’de ise halen görmekteyiz(Gerçi oradaki herif kendiliğinden manyak). Bu eşitliği isteyen insanlar dahi özünde benzerlerinden bir adım önde olmak istiyor. Sovyetler Birliği halkların eşitliği mottosuyla yola çıkıp, “Yöneticiler kahve içiyor, çikolata yiyor.” gibi sorunlarla başbaşa kaldı.

Yerleşik hayattan önceki erkek atalarımız, bulundukları topluluklarda avlayabildikleri hayvanlar veya sahip oldukları kolyelerle öne çıkarken, yerleşik hayattan sonra daha çok insan öldürmüş şövalyeler, kraliyet ailesinden olanlar, asilzadeler, savaş komutanları, tüccarlar ve günümüzde iş adamları; hepsi aynı güdünün ürünü olan sistemle hayatlarına devam ediyor. Yani durum sürekli konuşulduğu üzere bir dayatma durumu değil, kendi kendine oluşan basit bir statü yarışı.

Eşitlik kavramına sadece cinsellik başlığı altında yaklaşsak dahi, tüm erkeklerin eşit şartlar altında yaşadığı bir toplumun nihayetinde kendi kendini tüketeceği ve kaosa sürükleneceği su götürmez. Belirli bir seviyeden daha güzel olan bazı kadınlar tüm erkeklerin ilgi alanına girecek ve bu erkekler aynı kadınlar için bir şekilde yarışma halinde olacaklar. Bu durumda ya birbirleriyle savaşacak ya da evlilik programı mottosuyla bilgi yarışması falan düzenleyecekler. Olaya bu kadar sığ bir bakış açısı getirmek çok yüzeysel gibi görünse de, bugün güzel kadınların tercih ettiği erkeklerin sosyal statülerine bakmak bu konuya basitçe yanıt getiriyor.

Kapitalizmin rekabet yaratması, rekabetin gelişime dönüşmesi.

Gelin tek devletle yönetilen sosyalist veya komünist bir dünya düzeni yaratalım. Bu dünyada Apple ve Samsung adındaki iki teknoloji devi olmasın. Tüm telefonları aynı kamu kuruluşu üretiyor olsun. Bugün kullanmakta olduğumuz telefonları yine kullanıyor olabilir miydik? Hatta tuşlu telefondan dokunmatik ekranlı olana geçmiş olur muyduk? Yani bu iki firma gerekse ekonomik, gerekse statü açısından savaşıyor olmasaydı, birbirinin önüne geçmek için 7/24 manyakça bir savaş veriyor olmasaydı, hangi motivasyonla bu cihazlar bu kadar gelişecekti? Ödül yoksa rekabet yok. Rekabet yoksa gelişim yok. Elbette dünyada sırf insanlığın faydasına çalışmış ve bir şeyler icat etmiş kişiler var. Ancak bir icadın o halinden sonra yaşadığı değişimler genel olarak kapitalizm denen sistemin gereksinimi.

Kapitalizm doğal güdülerimizden beslendiği için başarılı.

Kapitalizmin bu kadar başırılı bir sistem olması, uygulanabilirliğinin bu denli kolay olması tamamen insan doğasına çok uygun olmasından kaynaklanıyor. İnsanlar bu mücadeleyi seviyor. İnsanlar reklamlardan etkileniyor çünkü reklamlar en zayıf noktalarımıza ateş ediyor; “En güzel kokan erkek siz olun… En büyük arabaya siz binin… Şehrin tepesinde oturun… Herkes ayakkabılarınıza bakacak… Bu traş losyonuyla bütün kadınlar sizi öpecek…” gibi son derece ego sıvazlayan söylemlerle bizi kendilerine çekiyorlar. Çünkü farklı olmak istiyoruz, ait olmak istiyoruz, önde ve özel olmak istiyoruz. Bu yüzden de eşit olmak istemiyoruz.

Kapitalist sistemin önünde hiçbir güç duramaz çünkü bu düzen insanın doğasından gelir. Burada kapitalizmin toplumu sömürüyor olması gerçeğini reddetmiyorum. Burada kapitalizmi güzellemiyorum. Sadece şunu anlatmaya çalıştım; kapitalizmin önünde devletler dahi duramıyor. İnsanların alışveriş özgürlüğünü kısıtlayan yönetim biçimleri mutlaka bir yerde patlak veriyor. Elbette doğru olan veya yanlış olan nedir sorusuna cevap getirecek bir mekanizma değilim. Ancak bildiğim şey, toplum  henüz bu sistemin dışına çıkabilecek kadar olgun değil…

Bir cevap yazın

KAPAT