Evrenin Solucanları
Fotoğraf - Andrea Sonda

Evrenin Solucanları

Cihangir’deki ikinci el eşya satan dükkanlardan birinde bulduğu tavla takımı uzun zamandır hediye olarak ne alacağı sorusuna karşılık olmuştu Selin’in. Bu hediyenin Cihan’ı son derece mutlu edeceğini daha görür görmez anlamıştı. Sanki yüzyıllar önce üretilmiş gibi duran bu tavla tahtası yine de desenleri ve işçiliğiyle göz dolduruyordu. Satıcı bu takımın en az elli yıllık olduğunu söylemişti ama sattığı malın geçmişiyle ilgili zerre kadar bilgisi olmadığı her halinden belliydi. Üst tarafında alışılagelmiş dama desenleri yerine, kadim bir büyücünün elinden çıkmış ve unutulmuş bir alfabenin anlamsız ama etkileyici görünen şekilleri var gibiydi.  İç tarafı ise sanki hiç durmadan yüzyıllar boyunca tavla oynanmışçasına eski ve yıpranmış görünüyordu. Ancak bu göze kötü görünen bir şey değil aksine son derece güzeldi. Eve doğru heyecanla yürürken memnun olmadığı tek şey, tavlanın pullarını bir şekilde sabitlemeden hediye paketi yaptırmak olmuştu. Çünkü yolda yürürken belli bir hızın üstüne çıktığında şakır şukur sesler çıkarıyordu ve bu yüzden daha yavaş yürümek zorunda kalıyordu. Üstelik Cihan paketi eline alır almaz içinde ne olduğunu anlayacaktı. Eve gidip işten dönmesini bekledi, zaman adeta daha yavaş geçiyordu. Şundan emindi ki, bu hediyeyi gördüğünde onun kadar heyecanlanmayacaktı. Dünyadaki en soğuk kanlı heriflerden biriyle evlenmiş olduğuna en çok bu sebeple kahrediyordu. Adam hiçbir şey karşısında panik yapmıyor, heyecanlanmıyor, çoğu zaman yüz ifadesini bile değiştirmiyordu. Yine de onun içten içe derin duygulara sahip biri olduğunu biliyordu Selin.  

 

Adam kapıdan içeri girdiğinde yatak odasından ona seslendi, “Odaya gelsene bir dakika!” Cevap vermeden odaya yöneldi Cihan. Kapının önünde durup ne oldu der gibi merakla ona baktı. “Sana bir hediye aldım” dedi yatağın üzerindeki renkli paketi göstererek. Bu hareketi yapmaktaki maksadı, onun hediyeyi yerinden kaldırmadan açmasını ümit etmiş olmasıydı. Belki bu sayede içindekinin ne olduğunu anlamayabilir ve biraz olsun şaşırırdı. Ancak düşündüğü gibi olmadı; adam usul usul yatağın başına yürüyüp paketi kaptığı gibi hiç açmaya yeltenmeden havada sallamaya başladı. Şak şak şak diye odanın içine dolan pul ve zar seslerinden sonra tekrar yerine bıraktı ve teşekkür edip “Yemek var mı?” diye sordu. Onun tam bir öküz olduğuna yeniden ikna olmuştu Selin.  

 

Yemek yedikten sonra kendisinden beklenmeyecek şekilde tavla oynamak istedi Cihan. Bir süre takımı incelemiş ve çok beğenmişti. İlk zar hakkını Selin kazanmıştı ve bu durumdan çok memnundu çünkü sonunda bulaşık yıkama iddiası vardı. Selin zarları attı ve ayaklarının altındaki zemin bir anda yok oldu. Mavi beyaz çizgilerden oluşan aşırı aydınlık bir tünelde aşağıya mı düştükleri yoksa yukarıya mı uçtuklarını anlayamadan ilerlemeye başladılar. Selin çığlıklar atarken Cihan neler olduğunu çözmeye çalışıyormuş gibi görünüyordu. Yaklaşık üç dakika geçtiğinde, ikisi de duruma bir anlam verememiş ve istemeden de olsa sakinleşip konuşmaya başlamışlardı. Ne olduğu hakkında ikisinin de bir fikri olmadığından, yolun sonu görünmediğinden ve hiçbir hava veya ısı değişimi yaşanmadığından dolayı öylece beklemekten başka çareleri olmadığı kanısına vardılar. Tam bunu düşündükleri sırada pembe, şekerli ve dalgasız bir denizin ortasına düştüler. Gökyüzü yeşildi ve bulundukları yer öyle sessizdi ki, kendi yarattıkları küçük dalgaların seslerini uzun süre kulaklarında hissettiler. İkisi de çevresine bakıp çıkacak bir yer aradı içgüdüsel olarak. Çok uzak olmayan bir kumsal görünüyordu. O tarafa doğru yüzmeye karar verdiklerinde içinde oldukları suyun onları o yöne doğru desteklediğini fark ettiler. İrili ufaklı rengarenk balıklar adeta görsel bir şölen sundu onlara kumsala vardıkları ana kadar. Karaya çıktıklarında ise onları pembe ve tatlı bir denizden daha çok şaşırtabilecek tek şeye bakıyorlardı; yüzlerce insan olduğu yerde donup kalmıştı. Sanki bir pazar günü öğlen saatinde her şey durmuş gibiydi. Şezlonglar üstünde güneşlenmekte olan insanlar, kumdan kale yapan çocuklar, koşuşturan kadınlar ve geri kalan herkes durdurma tuşuna basılmış bir film sahnesi gibiydi. İkisinin de üzerindeki kıyafetler yapış yapış olmuştu. Bir süre etrafı incelediler. Güneşlenen insanların üzerinde bildiğimiz şemsiyelerin aksine ters duran ve güneşin geldiği yöne doğru karşıt bir ışık yollayan şeffaf şemsiyeler vardı. Altında duran kişiler gölgede değildi ama güneşten de etkilenmiyor gibilerdi. İleride görünen yerleşim yerine doğru gitmeye karar verdiler. “Bu insanlara ne olmuş böyle?” dedi Cihan; tam şezlonga uzanmak üzereyken öylece kalmış bir adamın yanında durup. Cesaretini toplayıp adama dokundu ve onun bir cansız manken gibi vücut şeklini bozmadan yana devrilmesine şahit oldu. İkisi de şaşkınlığını henüz atlatamadan kulakları sağır edercesine bir alarm sesi duyuldu. Anons başladığı sırada ileriden yaşlı bir adama benzeyen ama aynı zamanda tam olarak yaşlı bir adam olmadığı belli olan biri onlara doğru koşuyor ve bir şeyler söylemeye çalışıyordu. Ancak ne duydukları anonstaki sesi ne de adamın dilini anlamıyorlardı. İhtiyar önlerinde durup biraz soluklandı ve yine anlaşılmaz sesler çıkardı. “Ne diyorsun dayı?” dedi Cihan. Bunun üzerine adam bir iki saniye düşündükten sonra cebinden iki tane saat benzeri aygıt çıkarıp Cihan ve Selin’in koluna taktı herhangi bir açıklama yapmadan. “Hemen beni takip edin, konuşacak zaman yok.” diyerek arkasını dönüp koşmaya başladı. Anonstaki kadın tekrar konuştu, “Bilinen evrenin yok olmasına 45 saat kaldı.”  

 

Bir süre adamı takip ettikten sonra terkedilmiş arabaların arasından geçip dev kalem pillere benzeyen binalardan birine girdiler. İkisi de bu kadar yaşlı bir adamın nasıl böylesine koşabildiğine hayret etmiş, hatta içten içe onu takdir etmişlerdi. Binanın en üst katına asansöre benzer bir mekanizma sayesinde çıktıklarında etraftaki manzaranın büyüleyici olduğunu fark ettiler. Pembe denizler göz alabildiğine uzanıyor ve pil şeklindeki binaların hiçbiri manzarayı bozmuyordu. “Kimsin sen?” diye sordu Cihan. “Asıl siz kimsiniz, evrenin bu zamanında hangi galaksiden neden buraya geldiniz?” diye başka bir soruyla cevapladı onu adam. “Buraya nasıl geldik bilmiyoruz.” diye ılımlı bir yaklaşımda bulundu Selin. Adam önündeki ekranda bir şeyler yaparken “Çok uzun zamandır sizin kadar ilkel bir yaşam formu görmemiştim.” dedi. Bu ikisini de tuhaf hissettirmişti, neler olduğunu bir türlü anlayamadılar; “Biz galaksiden filan gelmedik, evde oturuyorduk ve bir anda mavi beyaz tünellerden geçip şu pembe denize düştük.” dedi Cihan. Bunu duyan ihtiyar bir anda önündeki işi bırakıp parmak uçlarını inceledi ikisinin de, “Parmak izleriniz var!” diye feryat etti şaşkınlıkla. İşler ikisi için de giderek karmaşıklaşıyordu. “Bizi biraz aydınlat artık, asıl biz neredeyiz, sen kimsin?” diye sordu Selin. Adam kabullenmişçesine açıklamaya başladı, “Şu an 45 saatten az bir süre sonra yok olacak bir evrendesiniz. Buraya muhtemelen başka bir evrenden geldiniz, aksi halde bunu biliyor ve bir yerlerde son anlarınızın tadını çıkarıyor olurdunuz. Yapay zekâ bütün evreni kapattı. Kocaman ölü bir evren ve pek az sayıda, benim gibi organik yaşam var. Biz de evreninin sonunu bekliyoruz ve ne yazık ki bunu durdurmanın bir yolu yok. Bildiğimiz kadarıyla biz yok olmak üzere olan 432. evreniz.” diyerek kocaman bir hikâyeyi böyle sadeleştirmeyi denemişti. “Tamam da biz buraya nasıl geldik?” diye sordu Cihan ve “En son evde tavla oynayacaktık ama Selin zarları atar atmaz buraya düştük.” diye devam etti. Bunu duyan adam daha da heyecanlandı. “Tahta nerede?” diye bağırmaya başladı bir anda. “Bilmiyoruz!” diye sakinleştirmek istedi onu Selin, ancak adamın böyle bir niyeti yoktu. “Tahta olmadan buraya gelmeniz imkânsız.” diyordu. “Sizden birkaç saniye önce ya da sonra aynı yere düşmüş olması gerekir, yürüyün plaja gidiyoruz yolda anlatırım.” diyerek devam etti sözlerine. “Araba filan yok mu? Ne olur koşmayalım.” diyerek takip etti onu Cihan.  

 

“Bizden çok önceki evrenlerde tavla tahtası projesini gerçekleştirdiler. Bu sayede evren yok olmadan önce başlayacak sonraki evrene sıçrama yapılacaktı ama işler beklendiği gibi olmadı. Tahta deneyenleri olmadık yerlere götürdü ve bu genelde geçmiş ya da gelecek evrenlerin sonlarına en yakın zamanlar oldu. Bütün bunları efsane sanıyordum, binlerce yıl o tavlalardan birini aradık. Ancak tahta bir yerlere götürmek konusunda başarılı olmasa da geri dönme noktasında yüzde yüz başarı sağladı. Yani o tavla tahtası sizi buradan geldiğiniz noktaya geri götürebilir. Aslına bakarsanız pratik açıdan hiçbir işe yaramadığını söyleyebiliriz. Yok yere evrenler arası gezmekten başka bir sonuç alınamadı. İçinde olduğun evrenin sonundan kaçmak için başka bir evrenin sonuna gitmiş oluyorsun sadece. Siz ise evreninizin sonu gelmeden tahtayı kullanıp buraya geldiniz. Bu da sizin iki ilkel geri zekâlıdan başka bir şey olmadığınız konusuna açıklık getiriyor. Eminim henüz kendi güneş sisteminizden bile çıkamamışsınızdır. Dolayısıyla korkacak bir şey yok, geri döndüğünüzde daha önünüzde en az iki milyar yıl var. Tabi henüz başka gezegenlerde yaşam sağlayamadan kendi yaşadığınız dünyayı yok etmezseniz.” diye anlaşılabilir şekilde anlattı adam yol boyunca. Bu sürede şaşkın şaşkın birbirlerine bakmaktan başka bir şey yapamadılar. Sahile vardıklarında ilk iş olarak yanlışlıkla düşürdüğü adamı eski pozisyonuna getirmek istedi Cihan. Ancak anons tekrar başlayınca yine irkilip elinden düşürdü adamı. Üstelik kendisi de üzerine devrilmiş ve sol kolunu kırmıştı adamın. Kırılan kolun içinden çıkan kablolar bu şeylerin aslında robot olduğunu anlamalarına neden olmuştu. Bu yüzden ikisi de küçük bir şok yaşarken ihtiyar konuşmaya başladı, “Son beş yüz milyon yıldır galakside yaşanabilir gezegen kalmadığından hepimiz bilincimizi robot vücutların içine aktardık. Teknolojimiz öylesine gelişti ki, dağların ve denizlerin rengini hatta tadını bile değiştirebilir olduk. Sonra bu gezegeni yeniden yaşanabilir hale getirdik ama insanlar robot bedenleri bırakmak istemedi.” dedi. “Peki bütün bu robotlar neden kapalı?” diye sordu Selin dayanamayıp. “Evrenin sonu çok yaklaştığı için kaos olmaması amacıyla yapay zekâ hemen herkesi kapattı.” diye basitçe açıkladı ihtiyar.  

 

Denizin üzerinde yüzmekte olan tahtayı bulmaları pek zor olmadı. Cihan yine salladı tavlayı ve pulların ilk andaki kadar içinde olduğunu fark etti. Tekrar binaya dönerken Selin, “Bu insanlar kapatılmamalıydı, herkes son anlarında sevdikleriyle yan yana olmak ister.” dedi. Onayladı onu ihtiyar, onlar gelmeden önce de bu iş üzerinde çalıştığını ve yapay zekayı ikna etmeyi denediğini anlattı. Ancak hem tek başına olmasından hem de yapay zekânın anonslar dışında iletişime kapalı olmasından dolayı başaramamıştı. Kendisi bu müdahaleden bir süre önce evrenin sonunu çıplak gözle görebilmek için robot bedeninden vazgeçip dondurulmuş organik vücuduna geri dönmüştü.  

 

“Bilinen evrenin sonuna kırk saat kaldı.” anonsunu duyduğunda, “Bu insanları yeniden hayata döndürmenin bir yolu var mı?” diye sordu Selin. Kastettiği şey robotları değil insanları uyandırmaktı. “Böyle bir şey mümkün değil çünkü onları uyandırsak bile 40 saatte kendilerine bile gelemezler.” diyerek cevapladı ihtiyar. “O zaman öyle yapalım, sonra gideriz.” diye önerdi Cihan kendisinden beklenmeyecek bir tavırla, aslında onun aradığı şeyin biraz adrenalin olduğunu biliyordu Selin. İhtiyar bir süre yapılabilecekleri anlattı; aslında işlem basitti ama yapay zekâ makinaları kapattığı için bu işi insan gücüyle yapmak gerekiyordu ve bu zahmetli olduğu kadar uzun sürecek bir eylemdi. Yapay zekânın enerji kaynağına gidip sınırsız güç sağlayan pilleri söküp yerine ihtiyarın tasarladığı sıradan çinko karbon pilleri takmaları gerekiyordu. Bu işlem yapay zekânın IQ seviyesini düşürüp onu hem iletişime açacak hem de daha kolay ikna edilebilir bir seviyeye çekecekti. Ancak esas pilleri bir makinanın sökmesi gerekiyordu çünkü insan bedeninin pillerin yaydığı enerjiye dayanması mümkün değildi. Duruma alternatif olarak bir bulaşık deterjanı fabrikasında yapay zekâdan bağımsız hala çalışmakta olan eski model bir robottan bahsetti. Zekâ seviyesi kapatılmaya değmeyecek kadar düşüktü ve hala büyük bir özveriyle bulaşık deterjanı üretiyordu orada. “Ben düşük zekâlı canlılarla iyi anlaşırım, ben onu ikna ederim.” dedi Cihan kendinden emin bir tavırla. İhtiyar bütün bunları anlatırken isminin Doktor F olduğunu da söylemişti ve Selin içten içe X olsa daha karizmatik olurdu diye düşünmüştü. Biraz daha detay aldıktan sonra yola çıktılar, robotu ikna edip doktorun bahsettiği yere götürecek, pilleri söktürüp yerine yanında getirdiklerini takacaklardı.  

 

Beklediklerinin aksine pek teknolojik bir şeyle karşılaşmadılar; eski, her yanından yağ sızdıran, paslanmış ve gıcırdayan L şeklinde bir robottu karşılarında duran şey. Bir süre onunla iletişim kurmak istediler ancak sadece ismini söyletebildiler. Bunun dışında durmaksızın bulaşık deterjanı şişesi kapatmaktan başka bir şey yapmadı. Aklına dahiyane bir fikir gelmiş gibi heyecanlanan Cihan cebinden telefonunu çıkartıp şeker patlatma oyununu açtı. 34BZ adlı robot ekrana odaklanıp kaldı bir süre. Sonra, “Hadi al sen de oyna, yeteri kadar bulaşık deterjanı var burada.” dedi ona ve 34BZ telefonu alıp oyun oynarken peşlerine takıldı ikisinin. Yolda “Nasıl oldu bu?” diye sordu ve “Bilmiyorum, sadece denemek istedim.” diye yanıtladı onu Cihan. Yapay zekânın merkez sisteminin olduğu eski binaya girdiklerinde pillerin takılı olduğu konsolu bulmaları zor olmadı. Doğru zamanın geldiğini düşünerek “Telefonun pili bitiyor, hemen şu pilleri söküp getir!” diye bağırdı robota Cihan. 34BZ arkasından ateşler çıkartarak gösterilen yere gidip pilleri aldı. Ancak bu sırada beklenmedik bir şey oldu ve pillerin yaydığı enerji yüzünden 34BZ’nin zekâ seviyesi arttı. Onlara doğru dönüp göğsündeki ekranda beliren bir ağızla konuşmaya başlayarak, “Artık bütün evrenin ihtiyacı olan bulaşık deterjanını sonumuz gelmeden üretebilirim.” dedi ve olduğu yerde bozuldu. Sıradan çinko karbon pilleri taktılar boş kalan yerlere ve vakit kaybetmeden geri dönüşe geçtiler. İkisi de robot için üzgündü ancak tekrar canlanacak insanlar için umutluydular. Onlar yoldayken F’nin yapay zekâyı ikna ettiği belli oluyor, her yer yavaş yavaş hareketleniyordu. Bazı insanlar panikle sağa sola koşturuyor, bazıları sokak ortasında sevişiyor, bazıları çatılardan atlayıp intihar ediyordu; insanlık her evrende ve her zamanda aynıydı, sonu bile geliyor olsa evrenin, herkesin aynı anda mutlu veya mutsuz olması mümkün olmuyordu işte.  

 

Doktor F onlara şükranlarını sunarken evren yeniden canlanmıştı. Evrenin sonuna kaç saat kaldığını söylemeyi bırakmıştı bilgisayar. İnsanlar kaldığı yerden hayatlarına devam ederken gezegenin tüm güzel yerlerini gezdirdi onlara Doktor. Evrenin sonuna yaklaşık birkaç saat kalmıştı ve o zamana kadar burada kalıp eğlenmekte bir sakınca görmemişti Cihan ve Selin. Çok değişik şeyler yiyip içmiş, uyku kapsüllerinde kestirmiş ve hiç duymadıkları müziklere şahit olmuşlardı. Hayatlarında yaptıkları en iyi günü hafta sonu tatili tartışmasız olarak buydu. Veda vakti geldiğinde tavlayı açıp başına geçtiler karı koca, burayı sevmişlerdi ve öylece yok olup gidecek olmasına üzülüyorlardı fakat bunun için yapılacak hiçbir şey yoktu, ihtiyar hepsini anlatmıştı; evrenler büyük bir patlamayla başlayıp daha büyük bir patlamaya yok olurlardı. Doktor, “Siz ilkel canlılar duygusal yönden bizden çok daha ileridesiniz, demek ki evrim her zaman olumlu sonuçlar vermiyormuş.” dedi ruhsuz bir ifadeyle. “Size bir şey sorabilir miyim?” dedi Cihan ve cevap beklemeden devam etti; “Yaşamın sırrı nedir, nereden gelip nereye gidiyoruz biz, siz çözebildiniz mi?” dedi. Doktor F “Fazla vaktiniz kalmadı, hadi zarları at kadın!” dedi. “Tamam biz gidiyoruz ama sen de lütfen şu denizleri tekrar tuzlu yap, iğrenç olmuş bu şekilde, en azından birkaç saatliğine olması gerektiği gibi olsun.” dedi Selin ve sanki kaçmak istercesine fırlattı zarları. Gelirken yaptıkları yolculuk dönerken onları korkutmamıştı ve kendi aralarında konuşmaya başlamışlardı; “Bulaşıkları yıkayacaksın.” dedi Selin. “Nedenmiş?” diye sorduğunda Cihan, “Atılan bir zardan alınabilecek en olmadık sonucu aldım. Kazanmış olmak için daha ne yapmam lazım?” diye retorik bir soru sorarken ikisi de kahkahalara boğuluyorlardı. Kolunda kalan saate bakıp, “Artık bütün dilleri anlayabileceğiz.” diye kahkahalar attı Cihan.  

 

Çok geçmeden kendilerini evdeki masada buldular. Zarlar tavlanın içinde 3-2 gelmişti. Zarları kaptığı gibi tekrar atmaya yeltendi Cihan ama Selin durdurdu onu; “Önce bulaşıkları yıka.” diyerek. Tabi ki umursamadı ve zarları salladı, bu sefer havaya doğru uçtuklarından ikisi de kesin olarak emindi. 

Bir cevap yazın

KAPAT